Monday, February 22, 2021

Article | Bir İstanbul Tutkunu: Reşad Ekrem Koçu Jale GÜLGEN

Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 8, Sayı 16, 2010, 691-700 692 TALİD, 8(16), 2010, J. Gülgen 

Bir İstanbul Tutkunu: Reşad Ekrem Koçu 

Jale GÜLGEN I.

Araştırma Görevlisi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 

Abstract: Reşat Ekrem Koçu is without a doubt one of the most distinguished scholars on Istanbul. He seeks to describe, in a fluent manner, the interesting details and strange habits regarding the social life in Old Istanbul within the context of Ottoman history. His greatest strength is his ability to carefully investigate the sources on Ottoman history and to dig out the interesting incidents, strange stories and hard-to-believe habits and details. His skills as a writer come to the fore, at this point, just as his skills as a historian. He has penned many successful works with a great eye for details hidden behind history books. Keywords: Reşad Ekrem Koçu, Istanbul, Ottoman history, İstanbul Ansiklopedisi, Social life, Historical narrative

Özet: Reşad Ekrem Koçu, İstanbul üzerine yapılan çalışmalar söz konusu olduğunda -hiç şüphesiz- en önde gelen isimlerden biridir. Eserlerini kaleme alırken genellikle Osmanlı tarihi çerçevesinde Eski İstanbul’un sosyal hayatına dair ilginç ayrıntıları, tuhaf alışkanlıkları akıcı bir üslûpla anlatmaya özen gösterir.. Onun en güçlü yanı da Osmanlı tarihiyle ilgili kaynakları büyük bir dikkatle araştırıp, bunların içinden çeşitli türde ilginç olayları, tuhaf hikayeleri, günlük hayata dair inanılması güç alışkanlıkları ve ayrıntıları bulup çıkarmasıdır. Bu noktada tarihçiliği kadar yazarlığı da önem kazanır. Tarihin tozlu sayfaları arasına gizlenmiş olağanüstü ayrıntıları yakalayan dikkat ve titizliğiyle birçok başarılı eser vücuda getirmiştir. 

Anahtar Kelimeler: Reşad Ekrem Koçu, İstanbul, Osmanlı tarihi, İstanbul Ansiklopedisi, Sosyal hayat, Tarihî anlatı A Man in Love with Istanbul: Reşad Ekrem Koçu Jale GÜLGEN 

Giriş 

Reşad Ekrem Koçu, İstanbul üzerine yapılan çalışmalar söz konusu olduğunda -hiç şüphesiz- en önde gelen isimlerden biridir. Sağlam bir Osmanlı dönemi Türk tarihi eğitiminden geçmiş, resmî tarihi iyice kavramış olmakla birlikte, edebiyatçı tarafıyla da kendini ispat etmiş bir yazardır. Reşad Ekrem tarihi kuruluktan çıkararak zevkle okunan bir anlatım haline getirmesini iyi bilen, geçmişin karanlık çağlarında gizlenen ve kendini kolayca ele vermeyen bütün ayrıntıları söküp almayı başarabilen bir edip-tarihçidir. Osmanlı dönemini ve bu dönemin büyülü “İstanbul”unu hiç görmediğimiz/bilmediğimiz ilginç yönleriyle dikkatlere sunarken bir tarihçinin tespitini bir romancının üslûbuyla aktarır. Koçu, hem Türk tarihçiliğinde hem de roman, hikaye ve anlatı gibi türlerde verdiği eserlerle Türk edebiyatında kendine hususi bir yer edinmiştir. 

II. Hayatı 

1905 yılında İstanbul’da bir memur-öğretmen ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Reşad Ekrem Koçu’nun babası Ekrem Reşad Bey ve annesi Hacı Fatma Hanım’dır. Reşad Ekrem’in çocukluğu İstanbul’da, Yukarı Göztepe’deki ahşap köşkte; Osmanlı Devleti’ni sona erdiren ve İstanbul’u onlarca yıl ezilip büzüldüğü bir yoksulluğa mahkûm eden savaşlara, yenilgilere, bunalımlara tanıklık ederek geçer.1 1918’de Konya Anadolu İntibah Mektebi’ni, 1927’de ise Bursa Erkek Lisesi’ni tamamladıktan sonra 1931’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne girmesi hayatında bir dönüm noktası olur. Mezun olmasının hemen ardından bu üniversitede Osmanlı Tarihi Kürsüsü’nde Ahmet Refik Altınay’ın asistanı olarak kalır. 1933’te yapılan reform hareketinin ardından hocası Ahmet Refik Altınay’ın kadro dışı bırakılması üzerine kendisi de akademik yaşamına son verir. Bundan sonraki yıllarını İstanbul’daki okullarda tarih öğretmenliği ve yazarlık yaparak geçiren Reşad Ekrem, bir yandan Kuleli Askeri Lisesi, Vefa, Pertevniyal * gibi liselerde öğretmenlik yaparken bir yandan da değişik dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarla tarihle ilgili ilginç ayrıntıları gün ışığına çıkarmaya çalışır. Reşad Ekrem’in iyi bir tarihçi olabilmesinde, tarihi herkesin zevk alarak okuyacağı bir hale getirmesinde üniversiteden hocası olan Ahmed Refik’in rolü inkâr edilemez derecede mühimdir.2 Ahmet Refik Altınay, tarih ile edebiyatı birleştirmek, arşivlerden ilginç, tuhaf içerikli belgeler bulup dergilerde, gazetelerde yayımlamak, kitapçı kitapçı gezen bir kitapsever olmak, tarihi kolay okunur bir hale getirmeye çalışmak gibi pek çok özelliğiyle Reşad Ekrem üzerinde tesirli olur. Ona İstanbul’u her yönüyle tanıtan ve sevdiren kişi de, Türk edebiyatının güçlü yazarlarından biri olan Ahmet Rasim’dir.3 Birçoğu yayımdan kalkmış olan irili ufaklı dergilerde basılan yüzlerce yazısı olan Koçu, geçimini büyük ölçüde kalemi ile sağladığından, durmaksızın dinlenmeksizin yazar. Emekli olduktan sonraki yıllarda bile evine kapanır; dosyaları, tuttuğu notları ve kitaplarıyla başbaşa kalarak durmadan çalışır. 7 Temmuz 1975 yılında hayata gözlerini yumar. Reşad Ekrem Koçu, naif bir üslûpla resimler yapan iyi bir ressam, sayısı az olmakla birlikte şiirler yazmış bir şair, bir tarihçi, öğretmen, tek başına ansiklopedi yazıp yayımlayacak kadar güç ve sabır sahibi, titiz ve üretken bir yazardır. 

III. İstanbul Üzerine 

Reşad Ekrem Koçu lise yıllarını kapsayan Bursa dönemi dışında ömrünü hep İstanbul’da geçirir. Bütün yaşamını dolduran bu İstanbul, Koçu’nun hemen bütün eserlerinin hareket noktası olur. Öyle ki onun eserlerinden yola çıkarak eski İstanbul’un görkemli yüzünün hatlarını çizebilmek; uzun yıllara yayılan bir hayatın “tuhaflık ve aykırılıklarla” karakterize edilebilecek sosyal, kültürel ve ekonomik envanterini çıkarabilmek mümkündür. Günlük hayatın ayrıntılarına girmeyi, sahnenin arkasında yaşananları açığa çıkarmayı seven Koçu’nun eserlerinde İstanbul’daki eski hayata dair birçok ayrıntıdan haberdar olmak, o devrin sosyal hayatını yansıtan, giyim tarzından yemek alışkanlıklarına, sosyal hayattaki yasaklardan esnaf hayatına kadar çok geniş bir yelpazeye dağılan maddi ve manevi kültür unsurlarına dair bilgiler bulmak mümkündür. Koçu’nun yazarlık serüveninin odak noktası, “sıradan insanlar”ın hatırlanmaya bile değer görülmeyen “küçük dünyaları”dır. O, tarihe damgasını vuran büyük kahramanlar yerine isimsiz kahramanları tercih eder. Unutulmaya yüz tutmuş mekanların, insanların, ilişkilerin ve nesnelerin yazarı olan Koçu, insana inanılmaz bir şekilde ehemmiyet verir, “Tarih büyük adamların biyografisidir”4 özdeyişinden hareketle ona göre tarih, insanın hikayesidir. Kalemini çoğunlukla kentin arka sokaklarında, kenar mahallerinde dolaştırmayı tercih eden Reşad Ekrem Koçu, roman yazarken de tarih yazarken de genellikle ilginç konuları tercih eder. Bilimsel eserler verebilecek düzeyde tarih bilgisine sahipken, o özellikle herkesin kolayca okuyup anlayabileceği popüler yazılar yazmaya yönelir. Onun en güçlü yanı, Osmanlı tarihi ile ilgili kaynakları büyük bir dikkatle araştırıp, bunların içinden çeşitli türde ilginç olayları, tuhaf hikayeleri günlük yaşama dair inanılması güç alışkanlıkları ve teferruatı bulup çıkarmasıdır. Ancak bu noktada tarihçiliği kadar yazarlığı da önem kazanır. Nitekim ne kadar ilginç olursa olsun, bir konu kötü bir yazar elinde dünyanın en sıkıcı öyküsü haline gelebilir. Reşad Ekrem, okurunun karşısına sık sık bir meddah edasıyla çıkarken anlattıklarını sanki henüz yaşanıyormuşçasına göz önünde canlandırmaya çalışır. O, tarihi kuru bir anlatımdan çıkararak zevkle okunan bir “anlatım” haline getirmesini bilen, tarif ve tasvirlerinde gerçeklere riayet eden bir yazardır. Anlattıklarını, Türk diline hakimiyetini gösteren bir üslûpla dikkatlere sunar. Renkli anlatımıyla tarihi okuyucularına yaşatır, adeta tarih içerisinde bir yolculuk yaptırır. Romanlarında, hikayelerinde ve anlatılarında göze çarpan -birçok araştırmalar sonucunda bulunduğu anlaşılan-, oldukça tuhaf ve şaşırtıcı hadiseler bu eserleri daha cazip ve ilgi çekici hale getirir. Özellikle romanlarını çekici kılan ele aldığı dönemi sosyal hayat tarzı bakımından da anlatmaya çalışmasıdır. Osmanlı dönemini ele alan bütün tarihî romanlarda, İstanbul’un bu devletin başkenti olması ona ayrı bir önem kazandırır. Eserlerinin tamamında Osmanlı tarihini ele alan Reşad Ekrem de, doğal olarak bilhassa İstanbul’daki hayat üzerinde durur. “İstanbul”, Reşad Ekrem için bütün cepheleriyle önemli bir mekandır. Dünyada pek az görülen bir şeyi, bir şehrin her özelliğiyle anlatılmasını hedefleyen bir ansiklopedi olarak düşünülmüş olan İstanbul Ansiklopedisi de İstanbul’un yazar için ne derece önemli bir yere sahip olduğunu gösteren delillerden biridir. Onun İstanbul’a dair yapmış olduğu çalışmalardan en önemlisi olan İstanbul Ansiklopedisi’ni yıllardır biriktirdiği notlar ve yaptığı araştırmalarla vücuda getirir. On bir ciltlik bu eser her cildiyle Reşad Ekrem’in İstanbul’u, zamanın vefasızlığına yenik düşen bütün unsurlarıyla “ölümsüzlüğe” kavuşturmak istemesine şahitlik eder. Kitap, büyük isimlerin yanında külhanbeyleri, terziler, bıçkın kayıkçılar, hamamcılar, şekerciler ve bunların yaşadığı mekanların anlatıldığı büyük bir “kent sözlüğü”dür. İstanbul Ansiklopedisi fasikül fasikül yayımlandığında İstanbul hakkındaki bazı bilgileri düzene sokan büyük bir kaynak olmakla birlikte zamanla daha çok şehir hakkındaki ilginç, eğlenceli, tuhaf ve egzotik hikayelerin, kimi güncel olayların anlatıldığı bir eser hüviyetine bürünür. İstanbul Ansiklopedisi Reşad Ekrem’in en çok üzerine titrediği, en çok emek verdiği eseri olmasına rağmen tamamlamaya ne ömrü ne de içinde bulunduğu şartlar vefa eder.5 Bünyesinde birçok bilinmeyen ve başka bir yerde bulunması neredeyse imkansız olan bilgileri ihtiva etmesi bakımından oldukça mühim bir yere sahip olan ansiklopedinin yarım kalması konusunda ekonomik nedenler dışında başka nedenler de öne sürülür. Bunlardan biri çok önemi olmayan şahıslara uzun uzadıya yer verilmesi, buna mukabil bazı önemli maddelerin Reşad Ekrem’in kaprisleri nedeniyle birkaç satırla geçiştirilmesi; bir diğeri ise bazı hikaye ve romanlardan uzun özetler sunulması olarak gösterilir.6 Eserleri arasında belki de üzerine en çok titrediği İstanbul Ansiklopedisi’nin yarım kalması onu o kadar gücendirir ki dostu Ahmet Kabaklı’ya bir gün “Seni de davet edeceğim. Bugüne kadar bütün ömrümde topladığım evrakı, vesikaları, resimleri, gün görmemiş yazmaları bir araya getirip, bahçede bir yığın yapacağım, bir kibrit çakacağım; hep birlikte yakıp, seyrine bakarız”7 diyerek üzüntüsünün yoğunluğunu dile getirir. Yayımına ilk olarak 1947 yılında başlanan, bir duraklama döneminin ardından 1958 yılında A harfinden tekrar çıkmaya başlayan ve 1973’te on birinci ciltte ve henüz G harfindeyken gene yarıda kalan İstanbul Ansiklopedisi yirminci yüzyılda İstanbul üzerine yazılmış metinlerin bir yandan en tuhafı ve aykırısı, bir yandan da biçimi, yapısı ve havasıyla İstanbul’un ruhuna en uygun düşenidir. 

Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul’a dair bir diğer eseri Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri’dir. Meyhaneyi, tarihsel, kültürel bir olgu olarak ele aldığı bu eser ilk kez 1947 yılında yayımlanır. Yazar eserin hemen başında “İstanbul’da Meyhane Kalmadı” başlığı altında eski meyhanelere duyduğu özlemi dile getirir: Yakın geçmişe kadar meyhanelerinin şöhreti bütün Akdeniz memleketlerine yayılmış koca İstanbul’da meyhane kalmadı. İçkili lokantalar var ve içkili aşçı dükkânları var… Meyhaneye rakı ve şarap içmeye gidilir ve meze yenilir, yemek değil… Meyhane kalmadı ama, bilhassa rakı içmesini bilenler de kalmadı. O canım rakımız, kuş gözünden şişhaneye, kadehle içilir efendim. Yudum yudum, süze süze, koklaya koklaya… Nasıl yerlerdi kaybettiğimiz İstanbul meyhaneleri? En büyük şairlerimizin gazellerle şarkılarla övdüğü yerler...8 Böylece devrinde var olan yemekli-içkili yerleri de mukayeseli olarak eleştirir. Meyhaneyi meyhane yapan özellikler ortadan kalkınca, müşteri profilinden kadehine dek ‘içki adabı’nın da değiştiğini vurgular. Sahiplerinin elinde devletten alınmış bir ruhsatname bulunan “Gedikli Meyhaneler”, ruhsatnamesi olmayan “Koltuklular” ve yazarın “Ayaklı Meyhane” olarak adlandırdığı içkinin seyyar satıcılarını, ilgi çekici ayrıntıları ile anlatır. Özellikle bellerine ucu musluklu ve içi rakı ya da şarap doldurulmuş uzun bir koyun bağırsağı saran, sırtlarına cübbeye benzer bir üstlük atan ‘Ayaklı Meyhane’ler artık bütünüyle terk edilmiş olan eski alışkanlıkları yansıtması bakımından dikkat çekicidir. İç ceplerine bir kadeh, omuzlarına ise içki sattığının alameti olarak bir peşkir taşıyan bu seyyar içki satıcıları, peşlerine takılan müşteriye gizlice içki satarlar. Koçu, bu satıcıların, günümüzden bakıldığında oldukça tuhaf görünen özelliklerini sıraladıktan sonra, “Ayaklı meyhanelerin cömertçesi ise cebinden iki üç leblebi çıkarıp verirdi”9 diyerek bu bahsi şirin bir ifadeyle kapatır. Yazar meyhaneler konusunda Vâsıf Efendi, Evliya Çelebi, Ahmed Rasim Bey gibi tarihçilerin eserlerinden faydalanır, gerektiği zaman alıntılar yapar. Neredeyse eser boyunca İstanbul meyhanelerini şiirlerden hareketle tasvir etmeye çalışır. “Çaylak Tevfik Bey’in Kitapçığı” başlıklı bölümde yazar, Mehmet Tevfik Bey’in Meyhane yahut İstanbul Akşamcıları isimli kitabını tanıtır. Bu eserden hareketle İstanbul’daki ünlü meyhane adlarının bir listesini sunar. Meyhaneleri fiziki olarak tanıtmakla birlikte, meyhanelerde çalışan ve “barba”, “mastori”, “saki-muğbeçe”, “palikar” ve “pedimu” isimleriyle anılan işçileri de teferruatıyla anlatır. Eski devirlerdeki meyhanelere dair ilginç alışkanlıklardan bahseden Koçu, meyhane köçeklerini de beyit ve kıtalar vasıtasıyla dikkatlere sunar. Çeşitli devirlerde konmuş olan içki yasaklarından kısaca söz ettikten sonra, Millî Mücadele yıllarında konan içki yasağı üzerine Kesriyeli Çubukzade Mehmed Sıdkı Bey’in yazmış olduğu “Vedaname” isimli manzumesi ile eserine son verir. Gündelik hayatın ayrıntılarından, halkın yaşattığı gelenek göreneklerden, atasözlerinden yararlanarak tarihi hikayeleştiren Reşad Ekrem Koçu, Topkapı Sarayı adlı eserinde “yaşayan bir tarih” olan Topkapı Sarayı’nı içinde gerçekleşen olaylarla birlikte, tarihi yeniden canlandırarak anlatır. Sarayın geçmişteki halini, yaşadığı dönemdeki haliyle mukayeseli olarak tanıtırken, artık unutularak tarihe karışmış kimi eski bilgilere de yer verir. İlk temeli XV. asır ortasında Fatih Sultan Mehmed tarafından atılan ve farklı padişahların zamanında eklenen binalarla muazzam bir yapıya sahip olan Topkapı Sarayı’nı üç kısımda inceler. Bunlar, Dış Saray (Birun), İç Saray (Enderun) ve Harem’dir (Haremi Hümayun). Dış Saray’dan başlayarak ta Harem’e dek girip kapı ve odalardan, kapılar üzerine işlenen dualara, beyitlere; hamamlardan avlularda bulunan çeşmelere; mutfaklardan kütüphanelere dek sarayın bütün bölümlerini en basit ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan çizmeye çalışır. Yazar en dış kapı olan Babıhümayun’dan itibaren her mekanda durarak Osmanlı Devleti’nin dört buçuk asırlık tarihi boyunca yaşanan önemli olayları özetler. Böylece mekanın tarihî atmosferini okuyucunun gözlerinde canlandırmaya çalışır. Babıhümayun, Babüsselam ve Babüssade dıştan içe doğru anlatıldıktan sonra, Koçu mekanı tanıtmayı bir kenara bırakarak, bu kapı önünde yapılmış olan ihtilalleri, kanlı ayak divanlarını anlatır. Genç Osman Vakası’na, IV. Murad’a karşı çıkarılan ihtilallere, Kabakçı Mustafa İsyanı ve Alemdar Paşa’nın sarayı basma hadisesine kısaca değinir. Eserin hemen başında “Tarihçesini iyi bilen ve sohbeti tatlı bir rehberle Topkapı Sarayı’nı ve müzesini gezmek, felekten çalınmış bir gün olur. Bu rehberi buluncaya kadar, canınızı sıkmazsam, Topkapı Sarayı’na bu kitabın yapraklarında beraber girelim”10 diyen yazar, okuyucunun elinden tutar ve Topkapı Sarayı’nı bir rehber edasıyla gezdirir. Gezdirirken okuyucu karşısındaymış gibi onunla konuşur. Harem’in, devrindeki bakımsızlığından ve eksikliklerinden bahseden yazar, bir gazete sütunundan yetkililere seslenir gibi bir edayla söylediği “Mesul makamları naçizane ikaz ederim ve zenginlerimiz de bu millî vazifeye davet ederim. Temenni ederim ki nazarı dikkati çeksin”11 sözleriyle insanları sağduyuya davet eder. Yazar, sarayın bütün bölümlerini teferruatıyla çizmeye özen gösterir. Sarayın her köşesini bucağını, kapılar üzerine, duvarlara, kubbelere işlenen dualara, beyitlere varıncaya kadar anlatır. Okuyucuda, gerçekten bu sarayda geziyormuş hissini uyandırır. Bilhassa hazine salonlarını gezerken buradaki kıymetli eşyaları tek tek sayar, bunları ayrıntılı ve canlı tasvirlerle resmetmeye çalışır. Koçu, okuyucuları gezdirdikten sonra “Saraya Babıhümayun’dan girmiştik. Sarayburnu civarında bugün mevcut olmayan iki kuleli Topkapı’dan bir kayığa atlayıp ayrılalım. Elveda Topkapı Sarayı Hümayunu!..”12 sözlerini söyleyerek görevini tamamlamış bir rehber edasıyla sarayı terk eder. Reşad Ekrem’in, İstanbul’un tulumbacılarını isim isim tanıtarak onların Türk kültürü içindeki yerlerini anlattığı ve esin verdikleri destanları, şarkıları derlediği bir diğer eseri İstanbul Tulumbacıları’dır. Yazar, eserine İstanbul’da yangın tulumbalarının kurulmasına kadar geçen iki yüz yetmiş yıllık dönemi özetleyerek başlar. Bu dönemde tulumbacılar olmadığı için, İstanbul’da sık sık çıkan yangınları önlemek için çıkarılan birçok fermanla halk uyarılır. O dönemde herkes evinde mutlaka, evin damına ulaşabilecek bir merdiven, su dolu büyük bir fıçı bulundurmak zorundadır. Dolayısıyla, Yeniçeri Ocağı’na bağlı Tulumbacılar Ocağı kurulana kadar, bir yangın çıktığında bunu bastırmak ve söndürmekle görevli olan kişiler bu muhitteki halktır. Yazar eserin bu bölümünde yangın tulumbacılığından kısaca bahsettikten sonra, ıstılahlarıyla, argosuyla zengin bir edebiyata sahip olan bu teşkilatla ilgili olarak yapılan çalışmaları eleştirir. Eserin ilk bölümünde önce “Yeniçeri yangın tulumbacılarından portreler” başlığı altında bazı tulumbacıları tanıtır. Yeniçeri Yangın Tulumbacı Ocağı’nın kaldırılmasının ardından kurulan mahalle tulumbacılığı teşkilatı ve bu kuruluşun koğuş nizamı hakkında bilgiler verir. Tulumbacıların yangına nasıl gittiklerini de gözlerde canlandırmaya çalışır. Tulumbacıların yangına giderken attıkları naralardan yangın söndürdüklerinde ve bayramlarda aldıkları bahşişe, sünnet düğünlerinden yangın dönüşü yaptıkları hamam sefalarına kadar bu âleme dair birçok ayrıntıya yer verir. Tulumbacıların günlük hayatında oldukça önemli bir yere sahip olan tulumbacı kahvehanelerini birer birer tanıttıktan sonra, senede bir defa Ramazan ayında yapılan çalgılı kahvehane alemlerini de ilginç ve renkli sahneleriyle dikkatlere sunar. Yazar çeşitli kaynaklardan tespit ettiği tulumbacıların isimlerini alfabetik sıraya göre bir liste halinde verir. Bu listede yanına küçük bir işaret koyduğu şahısları ilerleyen bölümde birer birer tanıtır. Hiçbir karşılık beklemeden bu mesleğe gönül vermiş, kimi bu yolda canını feda etmiş toplam doksan bir tulumbacı genç, ana hatlarıyla tanıtılır. Eserin oldukça büyük bir kısmını oluşturan “Tulumbacı Portreleri” başlıklı bu bölümün neredeyse tamamını “Vâsıf Hoca şöyle anlatıyor” diyerek eserini ithaf ettiği Üsküdarlı halk şairi Vâsıf Hoca’nın kaleminden anlatır.13 “Edebiyatımızda tulumbacılık üzerine yazılar” başlıklı bölümde Nabizade Nâzım, Ahmed Rasim, Osman Cemal Kaygılı, Sermet Muhtar Alus gibi yazarların eserlerinden, Karagöz ve ortaoyunundan, tulumbacılık üzerine yazılan bölümleri sunar. “Perakende Notlar”da, yangın kuleleri, köşklüler, ateş kayıkları, yangın odaları hakkında bilgiler verilir. “İtfaiye” başlıklı bölümde bu teşkilatın kısa bir tarihçesi verildikten sonra, 1968 yılında İstanbul Belediyesi İtfaiyesi, itfaiye polisi ve okulları, şehit itfaiyeliler ve itfaiye müzesi hakkında bilgiler verilir. Bu müze ayrıntılarıyla anlatılır, hatta yazar bu müzeyi gezmek isteyenlere yardımcı olacak bir kroki bile çizmiştir. “İstanbul Yangınları” başlığı altında ise çeşitli devirlerde İstanbul’u kasıp kavuran yangınlar anlatılır. İstanbul esnafının Osmanlı Devleti dönemindeki durumunu bütün cepheleriyle ele aldığı Tarihte İstanbul Esnafı ilk kez 12 Ekim-5 Aralık 1970 tarihleri arasında Tercüman gazetesinde tefrika edilir. Reşad Ekrem Koçu, kitaba ‘esnaf’ın Türk Lügati’ndeki tarifi ile başlar. Hemen ardından ticaret ve zanaatı sınırlayan ve Ortaçağdan kalmış olan ‘gedik usulünü’ ilginç yönleriyle gözler önüne serer. Bu usule göre, o dönemde dükkân ya da imalathane serbest işyerlerinin sayısı dondurulmuştur. Zanaat ve ticaret, çok sıkı kurallara bağlı kalmak koşuluyla ve sınırlı sayıda girişimciye tanınan özel bir haktır. Örneğin 200 olarak belirlenen terlikçi dükkânı sayısı ne 201 olabilir ne de 199’a inebilir. Buna ek olarak bir dükkânın bir semtten başka bir semte taşınması da ancak ‘ferman’la sağlanabilir. Hem devletin hem de kendi iç organlarının çok sıkı denetimine tabi olan fütüvvet erbabı, bu yapısını XVII. yüzyıla kadar korur. Bu yüzyıldan sonra da meslek loncaları devreye girer. Yine o dönemin kurallarına göre çırakların ‘peştamal giyme’ adı verilen bir törenle kalfa olduğunu, aynı törenle kalfaların ustalık payesine yükseldiğini belirten Reşad Ekrem esnaf teşkilatını idare eden ‘Şeyh’, ‘Nakip’, ‘Duacı’, ‘Çavuş’ ve ‘Kahya’yı teşkilattaki konumları ve görevleri ile birer birer tanıtır. Lonca vakıfları ve esnaf kıyafetleri hakkında da bilgiler veren yazar, askeriye, mülkiye, ilmiye ve esnaf-avam olarak ayrılan Müslüman halkın, bağlı oldukları sınıfın kıyafetiyle dolaşmak zorunda olduğunun altını çizer. Reşad Ekrem, eser boyunca birçok nizamnameden, sicil defterlerinden, fermanlardan örnekler verir. Esnaf teşkilatının nizamı, işleyiş tarzı, gelenekleri ve alışkanlıklarını anlatırken Türk esnafının da portresini çizmeye çalışır. Osmanlı dönemindeki esnaf zümreleri, “Mehterler, Çengiler, Berberler, Çiçekçiler, Esirciler, Bakkallar, Çöpçüler, Dilenciler, Arabacılar, Bekçiler, Ahlâk Zabıtası ve Cellâtlar”ı oldukça ilginç ve tuhaf yönleriyle tanıtır. Eserin diğer bölümlerinde esnaf nizamı, çırak çıkarma yani çırağın usta olması, narh defterleri, esnaf teftişi ve cezaları, fütuhat devrinde, ordunun peşi sıra terziden, hamamcı ve berberine kadar adeta koca bir çarşı gibi yürüyen ordu esnafı, saray düğünlerinde esnaf alayları ve esnafın düğün hediyeleri, esnafın yeniçeri olması, esnaf gençleri için yazılan şehrengizler, türküler, sahneye konan kantolar hakkında bilgiler verir. Eser muzip ve zeki bir doğramacı çırağının altın saat hikayesi ile sona erer. 

Tarihte yaşanmış inanılması güç alışkanlıkların ve olayların antolojisi olarak düşünebileceğimiz Tarihimizde Garip Vakalar’da Reşad Ekrem, Osmanlı Devleti zamanında yaşanmış ya da yaşandığı rivayet edilen birçok tuhaf olayı hikayeyi andıran bir üslûpla dikkatlere sunar. O dönemde çıkarılan ilginç yasaklar (Ata binme yasağı, geceleri fenersiz çıkma yasağı, yemek çeşidi yasağı, silahlanma ve silah yasağı, tütün yasağı), yaşanan ilginç olaylar (Tırnova cadıları, mezarında başı kesilen şehzade, dağ başındaki garip mezarlar), tuhaf uygulamalar (maaş yerine gemi enkazı, tersane mandaları), sosyal hayattaki alışkanlıklar (eski zaman kahveleri, esrar ve afyon tiryakileri, esirciler, eski meyhaneler, köçekler) Reşad Ekrem’in renkli ve samimi anlatımıyla Osmanlı tarihi penceresinden İstanbul’un geçmiş yaşamını mercek altına alır. Koçu, dalkavukluktan maaş yerine gemi enkazının dağıtılmasına, esrar ve afyon tiryakilerinden eski zaman aşçılarına, eski İstanbul’da kadının toplumsal konumundan, yemek çeşidi ve ata binme yasağı türünden resmî ve sivil yaşama dair çok sayıda unutulmuş yaşam sahnelerinin üzerindeki gizemli perdeyi aralamamıza yardım eder. Son olarak, İstanbul’da geçen aşkları anlatan dört eski meddah hikayesini konu edinen Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş adlı esere değineceğiz. Eserin hemen başında, hikayelerini anlatmaya geçmeden önce Koçu, “Aziz Okuyucular” diyerek hikayeleri hakkında okuyucuya bazı bilgiler verir. Burada, tarih olaylarını, tarihin büyük şöhretlerinin hayatlarını, hakikatleri zedelemeden, hakikatlere tecavüz etmeden romanlaştırmanın zorluğundan bahseder. Bunun için çok güçlü bir tarih bilgisine sahip olmak gerektiğini de vurgular. Ona göre yazar, tarihî romanı, tarihî hakikatlere -vaka olsun, dekor, motif olsun- asla dokunmadan, kendi zamanının temiz diliyle yazmalıdır. Kitapta bulunan ve dördü de İstanbul’da yaşanan “Çerkez Rıdvan’ın Dolabı”, “Atinalı Cevad”, “Hammal Kızı”, “Bursalı’nın Kahvehanesi” adlı hikayeleri yazar önsözünde, bir meddahın defterine düştüğü kısa notları genişleterek yazdığını belirtir.

IV. Sonuç 

Hayatının son zamanlarına kadar araştırmaktan yorulmamış, bıkmamış olan Reşad Ekrem Koçu, tarihin tozlu raflarında yaptığı derinlemesine incelemelerle, tozlar arasında yitip gitmiş nice ince ve tuhaf ayrıntıyı bulup gün ışığına çıkarmıştır. Hem tarihçi hem de edip kişiliği ile oldukça güçlü bir kaleme sahip olan Reşad Ekrem bir yazarın ifadesi ile “İstanbul kazanının kepçesi, Osmanlı kültür ve sanatının sihirli anahtarı”dır. O, Osmanlı tarihine ve bu çerçevede İstanbul’a gönül vermiş ve hayatını bu yolda harcamış bir tarihçidir. Yaşamı boyunca, hocası Ahmet Refik gibi o da Türk insanına tarihi sevdirmeyi kendine amaç edinmiş ve eserlerini bu amaç doğrultusunda akıcı, sürükleyici bir üslûpla kaleme almıştır. Onun eserlerinden, tarihin en karanlık köşelerinde kalmış ayrıntıları, bir zamanların gündelik hayatındaki alışkanlıkları ve kaybedilen Eski İstanbul’u, sosyal, kültürel ve görsel özellikleriyle bir bütün halinde solumak, yitip gidişini çaresizlikle izlediğimiz bu şehri biraz daha anlamak ve güzelliklerini her yönüyle yakalayabilmek mümkündür. 

Bir İstanbul Tutkunu: Reşad Ekrem Koçu Jale GÜLGEN 

1 Reşad Ekrem Koçu, Hatice Sultan ile Ressam Melling, “Reşad Ekrem Koçu”, s. 7-9. 

2 Orhan Pamuk, Ahmet Rasim’in de birçok özelliğiyle Reşad Ekrem’i en az Ahmet Refik kadar etkilediğini iddia eder: “Ahmet Rasim’in belagat ve abartmadan uzak hakiki İstanbul sevgisi, şehrin sokaklarına çıkıp kısacık bir sürede görüp işittikleriyle çok canlı tablolar, manzaralar, hikâyecikler çizebilme yeteneği, hatıralarını kendi mahrem hikâyeleri gibi değil de yaşadığı şehrin geçmişte kalmış bir tuhaflığı gibi yazabilme güçü ve şehrin sürekli değişen alışkanlık, töre, gelenek, moda ve heyecanlarını hatırlama ve sınıflama alışkanlığı Reşad Ekrem Koçu’yu bütün hayatı boyunca izinden gittiği hoca Ahmet Refik kadar etkilemişti. (…) Ahmet Rasim’in eski İstanbul’da geçen aşk, çapkınlık ve zamparalık hikâyelerini hem bir entrika ve kötülük tadı vererek hem de bir egzotizm ve romantizm havasıyla anlatması Koçu’yu yalnızca maddelerinin büyük birçoğunu kendi kaleme aldığı İstanbul Ansiklopedisi’nde değil, tıpkı ustası gibi gazetelerde tefrika edilsin diye yazdığı ‘belgelere dayalı’ pek çok anlatısında da etkilemişti.” Bkz. Orhan Pamuk, İstanbul (Hatıralar ve Şehir), “Reşad Ekrem Koçu’nun Bilgi ve Tuhaflık Koleksiyonu: İstanbul Ansiklopedisi”, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003, s.144-163. 

3 Semavi Eyice, “Tarihçi ve Folklorist Reşat Ekrem Koçu”, 

4 Edward H. Carr, Tarih Nedir?, çev. M. Gizem Gürtürk, İstanbul: İletişim Yayınları, 1996, s. 55. 

5 “1945 yılı yazında Bayazıd’daki kitapçı Nişan’ın dükkânında ilk tanıştığımızda bu ölçülerle tutulan Ansiklopedi’nin bitirilip bitirilemeyeceğini sorduğumda, ‘Tabiidir ki bitireceğim daha gencim’ cevabını vermişti. Bazı maddelerin ölçülerini normal sınırların dışına çıkardığında, Ansiklopedi’nin uzamasına ve ağırlaşmasına yol açmış ve maddî güçlükler de araya girince, başlangıcındaki iyimserliğini iyice kaybetmişti. Fakat evinde yüzlerce zarfta, ansiklopedinin gelecek maddelerinin notları, resimleri, çeşitli malzemesi toplanmıştı. Son yıllarda zaman zaman ümitsizliğe düşen Reşad Ekrem Koçu, bunları sokağa yığıp yaktırmaktan bahsediyordu. Gerilerde kalan bir imparatorluk başkenti içinde yaşanılan hayatı, geçmişteki her tabaka ve mezhepten insanlarını, yapılarını en iyi tanıyanlardan biri olan Reşad Ekrem Koçu çok şey yazdı, fakat ömrünün eserinin tamamlandığını göremeden hayata gözlerini yumdu. 1964’de bir dostuna verdiği bir kitabının içine ‘Hâki siyah içre kaybolacak dâne miyim ben demiş şair’ cümlesini yazmıştı. Şurası bir gerçek ki Reşad Ekrem Koçu hâki siyah içre kaybolacak dâne değildi.” Semavi Eyice, “Tarihçi ve Folklorist Reşat Ekrem Koçu”, Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, 1976, sy. 322, s. 7643. 

6 Semavi Eyice, “İstanbul Ansiklopedileri”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı Ortak Yayını, İstanbul: 1993, c. IV, s. 219. 

7 Hasan Özönder, “Çekirge Pehlivan”, www. merhaba gazetesi.com, Akademik Sayfalar, M. Ali Uz (haz.).

8 Reşad Ekrem Koçu, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, İstanbul: Doğan Kitap, 2003, s. 11. 

9 A.g.e., s. 16.

10 Reşad Ekrem Koçu, Topkapı Sarayı, İstanbul: Doğan Kitap, 2004, s. 12. 

11 A.g.e, s. 198. 12 A.g.e, s. 296. 

13 Yazar, eserin büyük bir çoğunluğunu Vâsıf Hoca’nın notlarından hareketle anlatmıştır. Vâsıf Hoca’nın İstanbul tulumbacıları hakkında oldukça zengin ve sağlam bilgilere sahip olduğunu vurgulayan yazar, “Hayatının son beş yılında benim baş tacım olan Vâsıf Hoca, ısrarlı yalvarmam üzerine asır doldurmuş ömrünün kıymetine baha biçilmez hatıralarını kalem diline vererek tomar tomar, defter defter notlarını bana tevdi etmiş, göçüp gitmiştir” diyerek bu eserinde onun ne kadar büyük bir payı olduğunu da hatırlatmadan edemez. Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Tulumbacıları, İstanbul: Doğan Kitap, 2005, s. 71. 

14 İstanbul’un tarihî krokisini her yönüyle birebir oluşturmaya çalışan Reşad Ekrem Koçu böylece bu şehrin tarihî atmosferinde yaşanan büyük aşkların çetelesini tutmayı da ihmal etmemiştir. IV. Sonuç Hayatının son zamanlarına kadar araştırmaktan yorulmamış, bıkmamış olan Reşad Ekrem Koçu, tarihin tozlu raflarında yaptığı derinlemesine incelemelerle, tozlar arasında yitip gitmiş nice ince ve tuhaf ayrıntıyı bulup gün 14 “Dört hikâyenin konusunu da eski meddah defterlerinden aldım. O defterlerdeki hikâyeler, onları bir kahvehanede veya bir konakta, sinema ve tiyatronun, gazetenin ve dolayısıyla tefrika yazılarının bulunmadığı devirde birkaç gece boyunca anlatılacak meddahlara basit bir not şeklinde kaydedilmişlerdir: Üst tarafı meddahın hünerine, bilgisine kalır: Birini aynen alıyorum ki bu kitapta ilk hikâye olarak okuyacaksınız.” Reşad Ekrem Koçu, Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş?, İstanbul: Doğan Kitap, 2002, s. 12. 2 


Thursday, February 04, 2021

defter-i hizan

 OSMANLI'DA PADİŞAH HUZURUNDA EŞCİNSELLERİN RESMİ GEÇİT TÖRENİ

Erkek eşcinsellerin ve erkek eşcinselliğinin Osmanlı’da ne denli itibar gördüğünü idrak etmemize vesile olan ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname'sinde de yer bulan bir tarihi gerçekler...
“Erkek eşcinseller eskiden esnaftan sayılır ve padişahın huzurunda yapılan resmi geçitlere bile katılırlardı.”
Evet, erkek eşcinseller Osmanlı’da bir “meslek gurubu” olarak kabul edilerek “esnaftan” sayılmış, hattá hükümdarların sefere çıkmalarından önce düzenlenen büyük resmi geçitlere bile katılmışlardı.
İşte, Evliya Çelebi’nin meşhur “Seyahatname“sinde, 17. asır Osmanlı erkek eşcinsellerinin dördüncü murad’ın huzurunda yapılan bir geçit resmine yanlarında kendilerini pazarlayanlar olduğu halde katılmalarının anlatıldığı bahis şöyledir:
"Osmanlı zamanında müşteriye çıkan delikanlılara “hiz oğlanı” denirdi ve mesleklerini icra eden “hiz“lerin devlet tarafından kayıt altına alınmaları şarttı. Hayatını bu işten kazanan eşcinsel erkekler “defter-i hizan” yani “hizler defteri” denilen kütüğe yazılırlardı ve bugünden çok daha önemli bir farklılık söz konusuydu. Profesyonel erkek eşcinseller, “esnaftan” kabul edilirlerdi. Esnaf, o devirde ordunun bir bölümü sayılır, padişahın sefere çıkışından önce istanbul’da yapılan büyük geçit resmine bütün meslek grupları katılır ve “hizan“, yani eşcinseller de bu geçit resminde yer alırlardı."
Bu törenlerden birini, 17. asrın çok önemli bir ismi, Evliya Çelebi, meşhur “Seyahatname“sinde ayrıntılarıyla yazıyor. Zamanın hükümdarı dördüncü Murad’ın bir sefere çıkışından önce yapılan büyük resmi geçide askerlerin yanı sıra bütün İstanbul esnafının da katıldığını, meselá börekçilerin sanatçılarla, peksimetçilerin imamlarla, yelkencilerin de dalgıçlarla, imamlarla ve müezzinlerle bir arada yürüdüğünü ve binlerce kişilik kortejde “erkek eşcinsellerinin, deyyusların ve pezevenklerin” de yer aldığını yazmaktadır.
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinin birinci cildinde her meslek grubunu ayrı ayrı anlattığı ve İstanbul’un esnaf tarihi bakımından bugün en önemli kaynak kabul edilen bu geçit resmi bahsinde, eşcinsellerin yürüyüşünü şöyle yazıyor:
Pasif dilber eşcinsel esnafı:
"Bunlar, evsiz-barksız 500 kişidir. Kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavlo’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda ve Tatavla’da malum işin yapıldığı yerlerde boğaz tokluğuna çalıştıkları sırada avlanıp Subaşı’nın (yani o zamanın emniyet müdürünün) tuzağına düşer ve deftere kaydedilirler. İşte, sözü edilen bu kişiler geçit resminde subaşı ile şakalar ederek yürürler. bunlar gibi daha nice esnaf mevcuttur ama anlatmakta hiç fayda yoktur ve sadece Subaşı tarafından bilinirler. resmi geçide katılan deyyusların sayısı 212, pezevenklerin adedi de 300’dür."
Evet, görüldüğü üzre 17. yüzyılda Osmanlı’da erkek eşcinselleri, pezevenk ve deyyuslarla birlikte esnaf taifesinden sayılıp itibar görürlermiş.
Osmanlı öncesi Türk devletlerinde ise eşcinsellik kutsanmazdı.

Friday, January 22, 2021

Gökhan Akçura Article | Galata Kulesi

SOURCE


İstanbul’un birçok noktasından Galata semtine baktığımızda, karşımıza baskın görüntüsüyle Galata Kulesi çıkar. Denizden 35 metre yukarıda bulunan 67 metre yüksekliğindeki bu kule, kentin en önemli simgelerinden biridir. Kulenin dış çapı 26,45 metre, iç çapı 16,90 metredir. Duvarları 3,75 metre kalınlığındadır. Bu yazıda Galata Kulesi’nin tarihine kuş bakışı göz atmaya çalışacağız. 

Bir rivayete göre kulenin ilk temelleri 528 yılında Bizans İmparatoru Justiniaus döneminde Regio Sycaena tarafından atılmıştır. Tarihçi Theophanes, İslam ordu ve donanmasının Bizans’ı kuşattığı 717 yılında, kuleyi “Kastellion ton Galatou” adıyla anmaktadır. 1203 yılı Temmuz ayında gerçekleşen Haçlı Seferi’nde, Geoffroy de Villehardouin “Tor de Galathas” olarak adlandırılan kulenin ele geçirildiğini yazar. Galata Kulesi büyük ihtimalle bu Bizans kulesinin üzerine inşa edilmiştir. Kule, çeşitli bölümlerinde yer alan Latince yazıların da kanıtladığı gibi fetihten önce 1348 yılında Cenevizliler tarafından yapılmıştır. Cenovalılar 1300’lerde Galata’yı ele geçirdiklerinde surların büyük bir kısmı ile söz konusu ilk kulenin Bizanslılar tarafından yıkıldığını gördüler. Zamanla bütün surları ve burçları tamir ettiler. Surların tepe noktasında bulunan Galata Kulesi’ni de yeniden inşa ederek bugünkü kulenin temellerini atmış oldular. Külahının tepesinde bulunan bir haç dolayısıyla “Christea Turris” (İsa’nın Kulesi) adı verilen kule, giderek bu küçük Latin toplumunun simgesi haline geldi.1

Galata Kulesi, İstanbul’un fethinden sonra, 29 Mayıs 1453 sabahı anahtarı Fatih Sultan Mehmet’e verilerek Osmanlı’ya bırakıldı. Girişteki mermer kitabe buna işaret eder: “29 Mayıs 1453 Salı sabahı, Cenevizliler Galata kolonisinin anahtarlarını Fatih Sultan Mehmed’e takdim etmiş ve Galata’nın teslimi 1 Haziran Cuma günü tamamlanmıştır.” Bunu takip eden yüzyıllar boyunca Galata Kulesi birbirinden oldukça değişik amaçlarla kullanıldı. 16. yüzyılda Mısır’dan gelen Arap bilgini Takiyüddin ilk rasat denemelerini burada yaptı. Aynı dönemde kule tersane emrine de verildi, bir süre zindan olarak da kullanıldı.

Galata Kulesi ve Yüksek Kaldırım

17. yüzyılda kaleme alınan Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Galata Kulesi “başhisar” olarak anılmaktadır. Çelebi kuleye çıkmış ve gözlemlerini aktarmıştır: “Açık havada Bursa’daki Ruhban Dağı (Uludağ) açık seçik görünür. Dürbin ile Bursa’nın bütün imaretleri görünür. Bu kule üç fersah yerden bellidir, yuvarlak şekildedir. Bu kulenin içi on bir kat zindandır. Hâlâ Osmanlıların gemi âletlerine mahzendir. Güneye bakan bir demir kapısına (—) [eserde okunamamaktadır] basamak taş merdiven ile çıkılır. Hâkir birkaç kere ondan havaya kâğıt uçurup ve bir kere ona ip bağlayıp çıkan cambaz seyri sebebiyle çıkıp İstanbul şehrini seyrettik.”2 Seyahatnamesinin başka bir yerinde İstanbul’daki cambazların Galata Kulesi’nde gösteri yaptıklarını yazar, seyrettiği de bu tür bir olay olmalıdır.3 Hezârfen Ahmed Çelebi’nin kuleden Üsküdar’a yaptığı uçuştan da yine Evliya Çelebi sayesinde haberdar oluruz: “İlk defa Okmeydanı minberi üzere yıldız rüzgârı şiddetinde kartal kanatlarıyla sekiz dokuz kere göklere kanat açarak talim etti. Sonra Sultan Murad Han, Sarayburnu’nda Sinanpaşa köşkünde seyr ederken Galata kulesinin en tepesinden Ahmed Çelebi lodos rüzgârıyla uçup Üsküdar’da Doğancılar Meydanı’na düşmüştür.”4

"Kilyoz"a uzanan tünel

Galata Kulesi’nin zindan olarak kullanılmasından yabancı seyyahlar da söz eder. 1574’te İstanbul’a gelen Fransız Pierre Lescalopier, Galata’nın en yüksek yerinde zindan olarak kullanılan bir kule ve burç bulunduğunu yazar. Brettenli Michael Heberer 1582-1588 yıllarında İstanbul’da esir olarak bulunduğu dönemde, etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş bir avlu ortasındaki pek yüksek yuvarlak gövdeli kulenin içinde sultanın çeşitli işlerde çalıştırılan 1500 esirinin barındığını bildirir. Reinhold Lubenau, 1587- 1589 yıllarını kapsayan seyahatnamesinde Galata bölgesinde tutsakların tutulduğu mekânları anlatırken Galata Kulesi’ne de değinir: “Alt katında yazıcıların, tutsaklarla ilgilenen rahiplerin, tutsaklar işe gittiklerinde onları gözetim altında tutan gardiyanların yaşadıkları büyük odalar vardır. Bu odaların yukarısında birbiri üzerinde dokuz kat bulunur. Her katta çepeçevre ve üst üste tutsakların geceledikleri hücreler dizilmiştir.”5

İstanbul 1862, Francis Bedford

Galata Kulesi’nin altındaki dehlizlerden Ermeni tarihçi İncicyan (1758- 1833) da söz eder: “Bu gibi yüksek kulelerin diğer bir gayesi daha vardı. Bu da yeraltı dehlizlerinin birleştiği yer olmasıydı. Zira, şehir düştüğü zaman, darda kaldıkları takdirde, firar edenleri oraya toparlarlardı. Buradaki tünellerden uzaklara kaçarlardı. İşbu keyfiyet Galata Kulesi için de anlatılır. Zira, Galata surlarla üçe ayrılmıştır. Üç taraftan da yer altında Galata Kulesi’ne çıkışı olan yol vardır. Birincisi Galata Kulesi’nden Cizvit Bostanı’nın içindeki kuyuya, ikincisi Perşembepazarı’nda bulunan Bostan’daki Yeni Cami’nin yanına varırdı. Üçüncüsü ise Meyit İskelesi tarafında idi. Burası eskiden Venediklilere aitti. Bu sebeple, Venedik elçisi alayla şehre girdiği zaman önce Meyit İskelesi’ne giderdi. Burada çavuşbaşı onu merasimle Bayloz’un (Balyoz) sarayına götürürdü. Bu dehlizlerin bakiyeleri zaman zaman yerler kazılırken meydana çıkmaktadır. Galata Kulesi’nin altından, Kilyoz’a [Kilyos] kadar uzanan bir yeraltı geçidi de mevcuttur. Burada, Cenevizlilerin gemisi hazır beklerdi ki, şayet düşman Galata’yı zaptederse yerli halk önce kuleye sonra da Kilyoz’a sığınsın ve oradan da kendi gemileriyle Kefe’ye sevkedilsin. Zira, o zamanlar, Kefe’nin bulunduğu Kırım, Cenevizlilerin elinde idi. Vaktinde Dörtyol ağzında mağaza inşa etmek için temel kazılırken, bir yol bulundu. İçeri girerek, yer altından geçip Kulekapısı’ndaki hamamın kuyusuna vardılar. Yol kemerlidir ve yer yer odalar açılmaktadır. Burada, Cenevizlilerden kalma kireç ve tuğlaya rastgeldiler. Şüphesiz, aniden ihtiyaç hasıl olduğu takdirde, hazır bulunsun diye. Daha önce, Beyoğlu haricinde bir tepenin altında da bir dehliz bulundu. Bütün bunların Cenevizlilerin yaptığı yolun kalıntıları olduğu anlaşılmaktadır.”6

Bu dehlizler çok daha sonraki yıllarda da karşımıza çıkar. 1965 yılında restorasyon çalışmaları sırasında kulenin temelini güçlendirmek amacıyla yapılan kazıda, dört metre derinlikte kürenin merkezinden geçen bir tünelle karşılaşıldı. 70 santim genişliğinde 140 santim yüksekliğinde taş örgülü bu tünelin Cenevizliler zamanında gizli kaçış yolu olarak denize kadar indiği ileri sürüldü. Tünelin içinde 30 metre kadar inilmiş sonra çöküntülere rast gelinmişti. Aynı kazı sırasında insan iskeleti kalıntılarıyla dört kafatası, eski paralar ve bir kitabe de bulunmuştu. İlgililer, iskeletlerin Kanuni zamanında zindan olarak kullanılan kuleden gizli yolu bularak kazmaya kalkışıp toprak altında kalarak ölen mahkûmlara ait olduğu kanısına vardılar.7

Galata Kulesi Cihannüma katında yangın gözetleme bekçileri, 19. yüzyıl

Eski yangın kulesi

İstanbul’un en eski yangın kulesi olan Galata Kulesi’nde önceleri yangını haber vermek için davul çalınırken 1794 yılında davulun sesinin iyi duyulmadığı düşünülerek kuleye büyük bir kös yerleştirildi. Ayrıca yangınlar bayraklarla da haber verilirdi.8 Öte yandan Galata Kulesi’nin kendisi de tarih boyunca depremler ve yangınlardan etkilenmiş, her seferinde elden geçirilerek yeniden hayata kavuşturulmuştur. Kule, tepesindeki külahı 1875 fırtınasına kadar korumuştur. Bu fırtına sırasında kulenin ahşap külahı uçmuş, ardından yerine sekizgen planlı iki gözlem katı eklenmiştir. Kulenin bu külahsız hali bir asra yakın bir süre, 1964 yılına kadar devam etmiştir.

Çatı uçmadan bir yıl önce, yani 1874 yılında İstanbul’a gelen Amicis kuleyi şöyle betimler: “Galata şehri açılmış bir yelpazeye benzer ve tepenin üstüne yerleşmiş kule bu yelpazenin sapı gibidir. Kule, yusyuvarlak, çok yüksek ve koyu renklidir, tepesinde bakırdan yapılmış mahrutî bir çatısı vardır, çatının altında, koca şehirde ortaya çıkacak en ufak bir yangın alametini haber vermekle mükellef bir gözcünün gece gündüz nöbet tuttuğu bir çeşit üstü örtülü ve şeffaf taraçaya benzeyen, çepeçevre camlı geniş pencereler bulunur.”9

1911 yılında İstanbul’a gelen Le Corbusier ise Galata Köprüsü’nün başında durarak önce eski İstanbul’u seyreder. Sonra geriye göner, karşısında Galata Kulesi vardır. “Arkama döndüm; mercan rengi ve mavi bir anafor içinde Cenevizlilerin kulesini gördüm. Hayal âlemindeydim sanki. Eğilmiş, bir omzuyla, bacaları diken diken dikilen yüksek evlere dayanıyordu; üstüvan [silindir] biçimindeydi, tek bir penceresi bile yoktu, makine parçasını andıran, dışarı kaymış, kapalı, küt ve sert bir tacı vardı. Bütün bu devasa karanlık cihaz trajik bir zırhlı gibi duruyordu.”10

Galata Kulesi'ne ait bir broşür

Turistik mekan haline gelişi

Galata Kulesi zamanla eskidi ve ahşap bölümleri 1963 yılında çökme tehlikesi geçirdi. Bağlantı kirişleri çürüdüğünden içeri ziyaretçi de alınamıyordu. İstanbul Belediyesi tarafından hayati tehlikeler bulunduğu gerekçesiyle boşaltıldı ve restore edilmeye başlandı. 1964 yılında başlayan rölöve çalışmaları Köksal Anadol ve Ersin Arıoğlu tarafından yürütüldü. Bu arada ataları tarafından inşa edilen Galata Kulesi’nde onarım yapıldığını öğrenen Cenovalılar, İstanbul Belediyesi’ne başvurarak restorasyon projesi hakkında bilgi istediler.11 1964’te başlayan kule onarım ve takviye inşaatı üç yıl sürdü ve 28 Eylül 1967’de zamanın Belediye Başkanı Haşim İşcan tarafından ziyarete açıldı.

Galata Kulesi’nin turistik bir mekân haline gelişi bu tarihten itibaren başlar. Kule, bir gece kulübü, bir lokanta, bir Ceneviz meyhanesi, bir de Şark kahvesi ile yepyeni bir tesis olarak İstanbul’un yaşamına katıldı. İki yıl sonra Hayat dergisi mekânın eğlence bölümlerini şöyle tanıtıyordu: “Satış yerlerinin üst katındaki Ceneviz Meyhanesi’ne girince insan, asırlar öncesine gidiveriyor. Kendine has yemekleri, şarapları ile Ceneviz Meyhanesi bambaşka bir havada. Buranın masaları, sandalyeleri, şarap testileri ve bardakları özel surette imal ettirilmiş.”12

1999 yılında Hürriyet gazetesinde Ayten Görgün’ün hazırladığı habere göre, dünyanın, yakın zamana kadar içinde yemek servisi verilen en eski kulesi olan Galata Kulesi, turistler tarafından özellikle ilkbahar ve sonbaharda yoğun bir biçimde ziyaret ediliyor. Yılda ortalama 50-60 bin kişinin ziyaret ettiği Galata Kulesi’nin restoranında 1977’de 54 bin, 1998 yılında ise 57 bin 500 kişi yemek yemiş. Panoramik manzara için gelenlerin sayısı ise yılda 200 bin kişiyi buluyormuş ve gelenler ağırlıklı olarak İtalyan, İspanyol, Fransız ve Alman turistlermiş. Ancak gelenlerin sayısında bu yıl önemli bir düşüş olmuş. Eskiden günde ortalama 160 kişi yemek yiyebilmek, en az 500 kişi de manzarayı seyretmek için geldiği Galata Kulesi’nde şimdi turist sayısı 100 kişiyi geçmiyormuş.13

Galata Kulesi’nin kısa tarihine sığdıramadığımız birçok ayrıntı var elbette. 1909 yılında Tahtaciyan’ın yaptığı “asri kule” projesi var örneğin. Kulenin tepesine yerleştirilen “zaman küresi”nin düşe kalka ilerleyen maceraları var. Hikmet Feridun Es’in kule nöbetçileriyle yaptığı röportajlar da ilginç; kulenin Mercan adlı bir de kedisi olduğunu biliyoruz onun sayesinde. Ceneviz Meyhanesi’ni heykeltraş Kuzgun Acar’ın kısa bir süre işlettiğini öğrenmek de ilgi çekici. Ama bizimkisi kısa tarih, ayrıntılar belki başka bir sefere...

Dipnotlar


1 Dipnotlarda belirtilen kaynaklar dışında, Galata Kulesi’nin tarihini ele alırken yararlandığımız çalışmalar şunlardır: Semavi Eyice, Galata Kulesi, TTOK Yayınları; Halûk Y. Şehsuvaroğlu, “Galata Kulesi”, TTOK Bülteni, Şubat 1955; İbrahim Hakkı Konyalı, “Galata Kulesi’nin meraklı hikâyesi”, TTOK Bülteni, Aralık 1951; Köksal Anadol-Ersin Arıoğlu, “Galata Kulesi, Mimarlık, 1979/1, Tarihi Galata Kulesi”, broşür, İstanbul t.y.

2 (Günümüz Türkçesiyle) Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 1. Cilt, 2. Kitap, 2008 (5. B.), İstanbul, s. 390.

3 Agy., s. 628.

4 Agy., s. 669.

5 Reinhold Lubenau Seyahatnamesi Osmanlı Ülkesinde, 1587-1589, C. 1, Çeviren: Türkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2012, s. 268.

6 Kevork Pamukciyan, “İnciciyan’a göre Galata Kulesi,” İstanbul Yazıları içinde, Aras Yayınları, İstanbul, 2002, s. 33-35.

7 Hürriyet, 9 Eylül 1965.

8 Yrd. Doç. Dr. Kemalettin Kuzucu, “Osmanlı döneminde İcadiye yangın kulesi ve çalışma sistemi,” Üsküdar Sempozyumu 5, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Tulumbacıları, Doğan Kitap, (2. B.), İstanbul, 2005, s. 402-404.

9 Edmondo de Amicis, İstanbul (1874), Çeviren Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, s. 66.

10 Le Corbusier, Şark Seyahati. İstanbul 1911, Çeviren: Alp Tümertekin, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2009, s. 110.

11 Hürriyet, 9 Eylül 1965.

12 Hayat, 26 Haziran 1969.

13 Hürriyet, 19 Nisan 1999.

Abidin Dino | İstanbul Ansiklopedisi

 İstanbul Ansiklopedisi bir şehrin destanıdır, ayda bir harf sırası ile, nâm salmış nice yiğidin bahsini eder. Reşat Ekrem Koçu’nun tertip ettiği fener alayına hepsi gelmiştir:

Vezir, ayyaş, bezirgân, şair, dalkavuk, meczup, cariye, içoğlanı, hânende, hamamcı, kabadayı, ahçı, müezzin, pehlivan, dilenci, derbeder, evliya, yankesici, harf sırası ile dedik, ve 32 sahifeye sığdığı kadar.
İstanbul Ansiklopedisi’nin bin bir hünerini tarif etmek için yüksek kaldırımda canavar teşhis edenlerin inandırma yeteneği ve konuşma kudreti lazım. Evet efendiler, girmeyen, bilmeyen, görmeyen pişman olur, ayazma, meyhane yeraltı yerüstü bini bir paraya selâtin kumarhane ve nefes tekkeleri, yalı cami hamam içre umulmaz aşk ve kin sahnelerinin en beklenmedik tecellileri, ihvan tiryaki erbâb, cümle “keş” ve “perest”ler, zaman zaman için- de hoş ve nahoş sadalar bırakmış dul sübyan veya kızoğlan kızlar, İstanbul Ansiklopedisi’nde hazır ve nazır.
Abdülhamit devrinde, sürgün edilmiş, İstanbullu bir paşa İstanbul derdine düşmüş, günler geçmiş, ne gelen var ne giden. Paşa neylesin? Yazın âdeti imiş, bilmem hangi vilayette bilmem hangi yaylaya çıkarmış. Maksat ömür tüketmek. Paşa günün birinde, dağın tepesinde, dolambaçlı bir çukur kazdırmış. Konağa bir takım ustalar dadanmış, mahremane görüşürler, çalışırlarmış.
Bir derenin suyu kesilmiş, çukura su akıtılmış. Kenarda tümsekler ve birtakım tertipler...
Mehtapsız bir gecededir ki, anlatacaklarımız olmuş: Akşam ezanından çok sonra, paşanın yayla konağının önünde ve zifiri karanlıkta, bir de bakmışlar ki, İstanbul şehri, azamet ve keder içinde ışıldamaktadır!. Evet koca şehir, iki denizi ve boğazı ile ayan beyan ışıldamakta. O kadar ki pencerelere koşmuş olan büyük hanımefendi kendini Çamlıca tepelerinde sanıp bayılıp ayılıp tekrar bayılmış. Bu olağanüstü hadisenin izahi yazık ki, basit: Paşa tenekeci ustalarına, cami, küle, konak ve yalıları ile şehrin bir ufak benzerini yaptırmış, her binanın içine birer kandil yerleştirmiş, nargilesini yaktıktan sonra şehrin ve deryanın şöyle bir seyrine dalmış... Ne yaparsın Boğaziçi dediğin su doldurulmuş bir çukurdan ibaret de olsa, maksat avunmakta.
Tenekeden şehir yaptırmak zahmetine katlanmadan, 130 kuruş mukabilinde İstanbul’u seyredebilirsiniz, zaman ve mekân içinde, kalbur saman içinde, az gidip uz gidip 32 sahifelik yol gidip, bir de bakmışın ki, henüz “A” harfindesin.
İstanbul Ansiklopedisi’ni alın, beğenmeyene parasını geri veririm."
Türksözü 1944

Monday, August 03, 2020

Greek pirate of the Aegean. Palicari.

Greek pirate of the Aegean. Palicari.[1]
Pirate grec de l'Archipel. Palicar
1843

Bibliographic Citation
GOUPIL-FESQUET, Frédéric Auguste Antoine. Voyage d’Horace Vernet en Orient rédigé par M. Goupil Fesquet, Paris, Challamel [1843].


Revisiting Photography’s First Road Trip
Ten Turkish artists follow daguerreotypist Frédéric Auguste Antoine Goupil-Fesquet’s 180-year-old journey through the Eastern Mediterranean.

Nearly two centuries later, 10 Turkish photographers set off to follow in his footsteps, traveling to the same cities Goupil-Fesquet and his artist companions — painters Émile Jean Horace Vernet and Charles Marie Bouton — visited to capture them with contemporary eyes. At the Pera Museum, an exhibition on the two journeys, A Road Story: 80 Years of Photography, contemplates how places and the way we perceive them have changed since the 19th-century dawn of photography. 

With few of Goupil-Fesquet’s fragile daguerreotypes having survived to the present day, the exhibit paints a historical picture of the region using text excerpts from his published travelogue, reproductions of a set of lithographs based on his images — primarily Orientalist portraits and street scenes of the “exotic” East — and black-and-white photos of the 29 places on his itinerary, taken later in the 19th century. The images by the contemporary photographers, curated by photography historian Engin Özendes for their varied visual languages, range from Cem Turgay’s surreal, cinematic scenes in neglected neighborhoods of İzmir, Turkey, to Sinan Koçaslan’s documenting of daily life amid ancient ruins and the scars of modern conflict in Baalbek and Beirut, Lebanon. The exhibition features work by contemporary photographers Coşkun Aral, Laleper Aytek, Ali Borovalı, Murat Germen, Sinan Koçaslan, Yusuf Sevinçli, Alp Sime, Lale Tara, Serkan Taycan, and Cem Turgay.

[1]   Palikarya: fromGR  palikária παλικάρια [çoğ.] Rum delikanlısı < Yun palikári παλικάρι [küç.] delikanlı, genç erkek çocuk < EYun pallēks, pallēk- παλλήξ, παλληκ- a.a. +ari

Oldest source:  [ Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri (1872) ]

Arapça ballūṭ  from Aramaic/Syriac  balūṭā (meşe palamudu) forms fromGR Hjalmar Frisk, Griechisches Etymologisches Wörterbuch I.213 Yunanca sözcüğün Hintavrupa kökenli olduğunu güçlü delillerle ortaya koyar. Latince glans, Rusça jelud, Ermenice <>i kalin > gaġin կաղին gen. gaġno (aynı anlamda), aynı HAvr sözcüğün refleksleridir. Hintavrupa Anadilinde *gʷ sesi düzenli olarak Latince /g/, Slavca /j/, Ermenice /k/, Yunanca /b/ verir. Watkins 146.

Thursday, July 16, 2020

Kabadayı Hikayesi; Galata Canavarı Bıçakçı Petri!


Kabadayı Hikayesi; Galata Canavarı Bıçakçı Petri!




Bu Konu, Mehmet Berk Yaltırık‏ @SonGulyabani Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Tarihçi, yazar. FABİSAD, Anadolu Korku Öyküleri, Istrancalı Abdülharis Paşa (İthaki Yay.), Yaşam Sahnesi (TÜ), QHA - İletişim: mehmetberkyaltirik@gmail.com
Benzer Floodlar:
Kabadayı Hikayesi; Kasımpaşa Canavarı Hrisantos
Kabadayı hikayesi ; Sarraf Niyazi!
Kabadayı Hikayesi ; Arap Abdullah Paşa
Kabadayı Hikayesi ; Üsküdar'ın namlı ismi 'Ustura Kemal'
Kabadayı Hikayesi; Kanlı bir intikam öyküsü: Tiranlı Gani Bey

  • Bazı floodlarda değindim eski İstanbul’da sokakların tarihinde bıçaklı kapışma motifi önemlidir. Yeniçeriler “bıçak altından geçirme” ve “it dalaşı” tabirlerini bırakmışlardır o günlerden yadigar. Ama bıçak kullanmalarıyla ünlenen bir alt kültür daha var!
  • Bunlar sonradan Yunan ahalinin “mangkes”, “mangas” diye andığı ve en mühimleri genelde Adalardan yetişme Rum külhanilerdir. Bunlar adalarda, eskinin korsan mıntıkalarında yaşadıklarından bıçakla hayli haşır neşirlerdir.
  • İşte bu gece sizlere anlatacağım, daha evvelce başka bloglarda ve floodlarda anlatılmış olan Galata Canavarı Bıçakçı Petri’dir. Bir de biz hikaye edelim.
  • Adriyatik’te Ayamavra adasında dünyaya gelmiştir Petri. Babası meçhul, annesi hayatın karanlık yollarına savrulmuş bir zavallı. Kendisinin de başı beladan kurtulmamış daha 13-14 yaşlarında çamura savrulmuş.
  • Okuldan kaçıp bir gemici meyhanesinde çıraklığa başlamış. İçki, küfür, kumar gırla. Ruhu karanlık bin bir uğursuz sıfatlının arasında geçmeye başlamış ömrü. Annesi öldürülünce kendisinin o hayata savrulmasına neden olan Daskalos nam rezilin evine sığınmak zorunda kalmış.
  • Çıraklık yaptığı meyhanede sarhoş kaptanlardan biri buna askıntı olunca eline geçirdiği bir bıçakla tam kalbinden vurmuş adamı. İlk cinayeti olmuş. Ahali Petri’yi haklı bulduğundan ele vermeyerek saklamış. Maffios mefhumlar malum.
  • Deniz haydutu Kefalonyalı Lefteri nam bir kaptan gemisiyle adadan kaçırır Petri’yi. Kefalonyalılar adına İstanbul’un it kopuk tarihçesini okuyanlar aşinadır, bunlar da adalı ve belalılar.
  • Lefteri tam dört sene pençesinde tutar Petri’yi. Denizden denize, bin türlü vurgunun peşinde dolaşırlar. 1874 senesinde Petri, onunla birlikte devrin günah yeri Galata’ya ayak basar. Galata her külhani gibi Petri’yi de büyüler.
  • Kaptanıyla birlikte Marsilya Oteli’ne yerleşirler. 17-18 yaşında bu genç o eğri büğrü taş sokakların, kırk türlü çehrenin dolaştığı, binbir binanın sıralandığı Galata’nın kaderini nasıl şekillendireceğinden habersizdir.
  • Yeni bir şehrin büyüsü mü yoksa kaptanın pençesinden kurtulma gayreti mi bilinmez. Galata’ya ayak bastıkları günün gecesinde Petri ikinci cinayetini Marsilya Oteli’nde işler. Lefteri’yi haklamıştı bu sefer. Bıçağıyla kalbinden vurmuştu hasmını.
  • 1871’de sarhoş kaptan İspiro’yu nefs-i müdafaa için vurmuştur da 1874’teki bu vukuatı pek öyle değildir. Zira otelden kaçmadan önce belindeki mücevher ve altın dolu kemerini de çalar. Topukları Galata’nın çamuruna bulandığından daha iflah olmayacaktır.
  • Galata’ya ısınması çok zor olmaz. Zira Rum külhanbeyleri, adalı sabıkalılar, kumar oynayanlar, sokakta poz kesen bela adamlar Galata’da gani. Öyle bir alışır ki yuva beller. Tabanca dahi uydurur kendine el altından, öyle dolaşır o çamurlu taş sokakları.
  • Galata taa Bizans zamanından gemici ve meyhane yatağı. Bir öbürüne bir berikine dolaşırken Petri, “çok gezenin ayağına herze bulaşır” kavlinden başını belaya sokmaktan da geri kalmaz.
  • Senesi geçmeden üçüncü cinayeti işler. Bu neviden meyhanelerde birinde Galata’nın yeni türedi kaldırım kurtlarından Kalopedi ile aralarında niza çıkar. Kopuğu tabancayla mıhlar. Artık İstanbul’da da kaçak durumundadır.
  • Birlikte düşüp kalktığı şerir arkadaşlarından birinin muavenetiyle Havyarcı Zambo Çorbacı denilen bir Rum’la tanışır. Bunun aracılığıyla Yunanlı bir kaptan alır Petri’yi Ayamavri adasına kaçırır. Ancak bela tam ensesindedir!
  • Kefalonyalılar külhanbeyi meşrep olur demiştim. Kaptanlarının kan davası güden (malum maffios mefhumlar) Kefalonyalılar, Petri’nin kanını dökmeye yemin içmiştir. Petri’nin peşine takılmışlardır.
  • Ayamavri’de arıyorlar tabi Petri’yi. Petri bakıyor ölümün nefesi ensesinde, bu tür mevzulara hakim bir balıkçının yardımıyla Sicilya’ya kaçıyor. Orada neler yaşadığı meçhul. Ancak maffios maffiosu tanır, Kefalonyalılar yüzünden orada da duramıyor.
  • Trieste’ye gelerek sahte kimlikle bir Avusturya gemisinde ateşçi olarak işe başlar. Oradan da Beyrut’a kaçar. Kurtulduğunu sanmaktadır. Beyrut’un eğlence işret alemlerinde boy gösterir.
  • Beyrut’ta düşüp kalkmaya başladığı gençten bir fahişenin kulağı deliktir. Petri’nin peşinden ta oraya dek gelen Kefalonyalıları öğrenmekte gecikmez!
  • Kefalonyalılar tek tük gruplara ayrılmış bunun peşindeler. Kızın kendisini aradığını öğrendiği Kefalonyalı Anesti’nin kaldığı oteli dahi bilmektedir Petri. Peşindekileri atlatmak için 1876’da dördüncü cinayetini işlemiştir. Anesti, Beşare Oteli’nde bıçaklanmıştır.
  • Petri, Beyrut’ta da duramaz artık. Limanda alır soluğu. Humberto nam bir İtalyan kaptanın gemisinde işe başlayarak oradan da kurtulur. Selanik’e gelirler. Oranın da yalıboyu eğlence yerleri meşhurdur, kantocular vs. orada da var.
  • Ester adında hanende yani şarkı söyleyen bir Yahudi kızcağız, Petri’nin olduğu gemiye biner. Pirinçci Gazinosu’nda sahne alacaktır. Kaderi değişecektir hesabınca. Yolu burada Petri’yle kesişir. Petri, aftosuyla birlikte İstanbul’a yeniden ayak basar!
  • Ancak Petri, Kefalonyalılar yüzünden ortalıkta çok dolanamıyor. Malum Kefalonyalı kabadayılar vs. var orada da. Bu yüzden Ester’le münasebette bulunduğu vakitler haricinde sahte İtalyan kimliğiyle Dolapdere’de harap bir bostan kulübesinde saklanıyor.
  • Arada külhaniliği tutan Petri, Cadde-i Kebir’e çıkıp taşlara topuk vurmadan rahat edemiyor tabi. Ve bu dolaşmaların birinde Kaptan Lefteri’nin tayfalarından olup gemi senelerinde kendisiyle de samimi olan Kefalonyalı Toma ile karşılaşıveriyor!
  • Toma da kaptanı ve hemşerinin kanını dökeni öldürüp intikam almak için fırsat kollayanlardan tabi. Görür görmez cadde ortasında atılıyor Petri’nin üstüne. Genç nasıl olsa, nasıl direnecek diye düşünüyor.
  • Lakin ummadık taş yarar baş, Petri bundan atik çıkıyor. Şimşek gibi atılıyor Kefalonyalının üstüne o da. Kalbinden bıçaklayarak öldürüyor Toma’yı ve sırra kadem basıyor.
  • Hasımlarını kalbinden bıçakla vurması, Rum kabadayılarının külhanilerinin dilindedir artık. Galata’nın yeraltı Petri’yi konuşmaktadır. Kefalonyalıların can düşmanıdır.
  • Caddei Kebir cinayetinin gecesini aftosu Ester’in evinde saklanarak geçirir. Lakin evde fazla saklanamaz, canı sıkılır yine. Ester’in çalıştığı Pirinçci gazinosuna gider. Bela geldi mi üst üste gelir derler.
  • Mirasyedi takımından genç bir Türk’ü sevgilisine sarkıntılık ederken görünce nereden bulduğu meçhul tabancasıyla öldürür. Firar eder ama Galata Canavarı’nın etrafındaki çember günden güne daralmaktadır.
  • Ester, polis sorgusuna alınır. Galata Canavarı kendisine sorulur. Ester bir gün Petri’nin kendisini de öldürebileceğinden korkararak polise eşkalini bir tamam anlatır. Gazino bir müddet kapanır, Ester de can korkusuyla Selanik’e dönmeye niyetlenir.
  • Ester, Galata Canavarı’na yakalanmadan Selanik’e dönmenin çarelerini araya dursun Petri kendine saklanacak yeni bir yer bulmuştur: Kaloferiyan’ın umumhanesi. Tahmin edeceğiniz üzere şeametten geri durmayan Petri bir başka rezalete imza atar.
  • Kaloiferya’nın kızı Peruz’u, Kefalonyalı kaptanın o mücevherli kemerinden aldığı bir taşla kandırıp Dolapdere’deki kulübesine götürür, onun da hayatını Galata’nın kirli sokaklarına yuvarlar bir anlamda.
  • Bu esnada Kefalonyalılar da polis gibi Petri’nin peşinde. Daha önceden Petri’nin kaçışına yardım eden Zambo Çorbacı, sonradan Petri’nin velinimeti olan Kaptan Lefteri’yi öldürüp soyduğunu öğrenince ona düşman olmuştur.
  • Kefalonyalı kabadayılarla konuşup intikamcılara katılır. Ester’le mevzusunu duyduğundan Selanik’e kaçış yollarını araştıran kızın evini ziyaret eder. Polis evi tarassut altında tutmaktadır, Rum ahaliden olduğundan şüphelenir.
  • Çorbacı dehşetli bir plan hazırlamış onu tatbik etmek istiyor. Firari durumdaki Bıçakçı’yı bulup Arnavutköy’deki evine davet edecek. Evinde saklanan Kefalonyalı külhanbeylerinden Argiri Papazi’nin pusuda beklediğini gizleyerek tabi.
  • 1876 senesidir yine. Artık Kefalonyalıların hasımlarından mı duydu yoksa başka birilerinden mi meçhul, bu suikast planı Galata Canavarı’nın kulağına ulaşır. Bir gece çıt ses çıkarmadan (tulumbacı şıpıdıklarını çıkararak) eve gelir.
  • Kefalonyalı ile Çorbacı’yı bıçağıyla öldürerek kayıplara karışır. Artık korkulu ve dehşetli hadiselerle anılmaktadır, analar çocuklarını Petri’yle korkutmaktadır. Polis takibatı arttırır.
  • Petri’nin yine Cadde-i Kebir’e çıktığı bir esnada polis memuru Kargılı Raif, Ester’in verdiği eşkalden ötürü onu tanıyarak peşine düşer. Petri sahte Avusturya kimliğiyle Rusya sefaretine sığınır. Malum dönem kapitülasyon devri, herkese dokunamıyorlar!
  • Rus sefareti durumu bilmediğinden bürokratik yollarla teslimine ilişkin çağrılara cevap vermez. Petri’yi Avusturya elçiliğine yollarlar.
  • Elçilikte Raguzalı Nikola adında bir kavas yani elçilik görevlisi buna kancayı takar. Kavaslar bekçiden hallice malum, bu da pazu sahibi bir adam. Petri ile ahbaplıkları başlar. Kalyoncu Kolluğu meyhanelerinde sürterler.
  • Bir-iki gün içinde Trieste’ye geri gönderilecek hesapta gemiyle, gemi gelene dek oyalıyorlar. Ama Petri’nin aklında tek bir şey var. Bu Peruz vardı hani kandırıp kulübesine götürdüğü kız.
  • Meğer o gece bu kızın bir resmini çıkarttırmış orada. Dolapdere’deki kulübeye gidiyor bir gece vakti resmi almaya. Öyle kaçacak İstanbul’dan. Lakin şans bu ya. Kulübeye gireceği esnada kulübeden çıkan polis memuru Kargılı Raif’le burun buruna geliyor!
  • Bostan kuyusu yanında pusuya yatarak çıkışını bekliyor kendisini tanıyıp Cadde-i Kebir’de kovalayan zaptiyeyi görünce. Onu da kalbinden bıçaklayarak öldürüyor.
  • Sonra hiçbir şey olmamış gibi dönüyor meyhaneye, kavas ahbabının yanına. Ertes gün Tirol vapuruna binip Trieste’ye gidecek. Gitmeden bir hatıra fotoğrafı çektirdikleri söylenmektedir.
  • Avusturya sefareti görevlilerinin nezaretinde Avusturya bayraklı Tirol vapuruna binerek denize açılır. Tam Çanakkale’den çıkacakları sırada kimle karşılaşır vapurda dersiniz? Eşkalini zaptiyeye veren Ester’le! O da Selanik’e gitmektedir.
  • Vakit gecedir. Ester’in peşinden süzülür odasına. Yastıkla sesini kestikten sonra kalbinden bıçaklayarak öldürür. Peşine düşenler tutamaz. Boğazın sularına atlar. O kör karanlıkta boğulup gittiğine hükmederler.
  • Hatta zaptiye dosyasına öldü kaydını düşüp mahzene kaldırır. Bir kaptanın teknesinin ardına bağlı sandala tırmanarak kurtulmuştur Petri. Giritli gemicilerce Sisam’da bir balıkçı köyüne bırakılır. Burada Kiryako adıyla yaşamaya başlar.
  • Burada bir fahişe yeni aftosu olur, düşüp kalkarlar. Tabi bu esnada dönemin iletişim olanakları sınırlı. Kefalonyalıların yarısı bunun ölümünden habersiz, ada ada gezip Petri’yi arayanlar var. Adaya gelenlerden bu fahişe haberdar oluyor.
  • Petri’ye haber veriyor. Kadın eski kırıklarından birinin aracılığıyla Petri’yi Aynaroz’a kaçırtıyor. Burası keşişler mıntıkası malum, kadınlar giremiyor bu yere. Petri burada sakal makal bırakıp başka bir isimle yaşamını sürdürüyor. 1878-79 senelerine kadar.
  • Tabi adadan kaçış hikayesi duyulduğundan Kefalonyalılar bunu aramayı sürdürüyorlar. Aynoroz’a geliyor bir tanesi. Petri’nin ahbaplarından birini ayartıp pusu kuruyor. Ama tahmin edeceğiniz üzere Petri bunları da bıçaklayıp oradan kaçıyor.
  • İstanbul’a dönüyor seneler sonra kürkçü hesabı. Kalyoncu Kolluğu’nda o Raguzalıyla içtikleri meyhaneye gidiyor. Adamı yeniden bulmak niyetinde yanında kalacak. Adamı tesadüf orada buluyor ama kendisi hakkında uygunsuzca konuşurken yakalıyor tam da.
  • Hem de o çekildikleri resmi göstererek anlatıyormuş. Artık ne edepsizlikler faaş ettiyse, Galata Canavarı kapıdan girmeden tabancasını çekip ta kalbinden vuruyor Raguzalı kavası. Sene 1880’dir.
  • Kefalonyalıların kiniyle ilgili şaşıran yorumlar geldi. Bunların maffios altkültürde yeri var dedik. “Honor, Masculinity, and Ritual Knife Fighting in Nineteenth-Century Greece” adıyla Thomas W. Gallant makale yazmış vaktiyle düşünün. Biz mevzuya dönelim.
  • Efendim Petri nam saldığından ve korkulan bir şerir olduğundan onu bunu sindirip yahut “bir fayda sağlarız” diyenler nedeniyle saklanacak yer bulabiliyor. Nitekim Kuledibi’nde Galata’da bir başka umumhaneye saklanıyor.
  • O sene çıkan bir yangın sonucu yanında takıldığı Alika adında bir fahişe ve onun Ahilya adındaki dostuyla birlikte Büyükçekmece taraflarında bir Rum köyüne saklanıyor.
  • Bu tabi gönül meselesi değil. Zira Galata Canavarı’nı tanıyorlar ve öfkesini uyandırdıkları takdirde canlarıyla ödeyeceklerini biliyorlar. Petri köydeyken balıkçılardan Peruz diye bir kantocunun bahsini duyunca deliriyor.
  • Acaba bu seneler evvel gönlünü kaptırdığı o Peruz olmasın? Hemen Pera’da alıyor soluğu balıkçılarla birlikte, Avrupa tiyatrosunda. Sahnede şarkı söylerken görüyor Peruz’u. O Peruz! Kantolarını kendi yazmasıyla da tanınmaktadır.
  • Peruz sahneden inip içki içilen kısma geçene dek bekliyor, aniden karşısına çıkacak. Sevdiği kadına kavuşacağı düşüncesiyle o da iniyor içkili kısma. Oracıkta beyninden vurulmuşa dönüyor.
  • Peruz, Ahmet adında bir bahriye neferiyle sarmaş dolaş. Bahriyeliler kabadayı meşrep olur malum, Peruz’u kimseye bırakmamacasına sarmış. Galata Canavarı’nın gözü dönüyor.
  • Genç neferi tabancayla vurarak öldürüyor. Ortalık karışınca dışarı çıkıp birkaç el ateş edip meydan okumaktan da geri kalmıyor. Bu sahne, Sermet Muhtar Alus’un Onikiler romanında da yer almaktadır.
  • Peruz canını kurtarıyor. Petri firarda yine. İstanbul’dan da kaçacak. Bu esnada kendisini teşhis edip ödül alırım diyerekten peşine takılan Hasan adında bir genci Salıpazarı’nda bir oduncu deposunda pusuya düşürüp kalbinden bıçaklıyor.
  • Bir ara Madam Bela’nın meşhur Karaköy’deki batakhanesinde de takılıyor da bu batakhane ayrı bir floodun konusu. Biz mevzuyu uzatmayalım. Petri, Odesa’ya kaçıyor bu sefer yine ateşçi olarak bir gemide işe başlayıp.
  • Gemide Kefalonyalı olmadığından, Kefalonyalı kabadayılar peşinde dolandığından o Rus gemisinde rahat edeceğini zannediyor. Kaptanın aftosuyla işi pişirince “beni ele verir” diyerek kürkçü dükkanı Galata’ya dönüyor yine.
  • Galata’ya ayak bastığından beri başından bela eksik olmayan Petri’nin bu Galata sevdası nedendir bilinmez. Ama çok külhaniyi kendine meftun etmiştir. Galata’ya ayak basar basmaz genç, güzel bir kızcağız nazar-ı dikkatini celbediyor Petri’nin.
  • Magdalena adında bir fahişedir. Petri malum temiz yüzlü, sevda yolunda çok sıkıntı çekmiyor. Elde ediyor Magdalena’yı. Galata’da bir çıkmaz sokakta evine götürmek, saklamak istediğini söylüyor. Eve gidiyorlar birlikte.
  • Tabi Petri’nin bilmediği bir husus var. Bu kız aslında fahişe falan değil. Kiryaki. Öldürdüğü Kefalonyalı kaptanın kızı. O kızı tanımıyor ama kız onu tanıyor, hattı zatında peşinde!
  • Kefalonyalılar bakıyor bu adam normal kabadayı yöntemleriyle ölmüyor, taktik değiştirmek iktiza eder diyor. Genç fahişelere merakı var diye bir kızı ayarlayıp tuzağa düşürmek istiyorlar. Kaptanın kızı intikamcılara katılıp bu işte gönüllü oluyor.
  • Ev bu Galata’ya inen yokuşlardan birinde taştan merdivenlerden birinin kıyısında. Petri’yle birlikte oluyorlar evde. Petri ertesi sabah yorgun argın ve her şeyden habersiz çıkıyor evden.
  • Kefalonyalı Lambo’nun birkaç saattir pusuya yatıp beklemesinden habersiz tabi. Lambo hasmına ecel gibi sokuluyor ve Kefalonyalı kabadayıların usulüyle alıyor canını: bıçaklayarak. Petri’nin cesedi kanlar içinde Galata taşlarına yığılıyor.
  • 28 Ağustos 1880’de Galata Canavarı Bıçakçı Petri öldürüldüğünde 24-25 yaşlarındadır. Zaptiye kayıtlarında onunla ilgili çok ilginç bir not düşülmüştür.
  • Ayaklarına asla çorap giymezmiş. Yumurta topuk sivri burun tulumbacı şıpıdığı giyermiş, topuklarına basarak. Ve öldürdüğü insanların yakınlarına bu şıpıdıkları bırakırmış imza gibi.
  • Reşad Ekrem Koçu bu şeririn romanını yazmıştır ama yayınlanma fırsatı oldu mu bilmiyorum, bilen varsa yazar elbet belki kopyası dolanıyodur bir yerlerde. Reklamını Patrona Halil kitabında görmüştüm.…