Monday, February 21, 2022

İlber Ortaylı | Üstadın mirası

 İlber Ortaylı

Üstadın mirası

29 Ağustos 2010

Reşad Ekrem Koçu’nun basılamayan notları acilen mirasçılarının ve “iş bitiricilerin” elinden kurtarılmalı, gerekirse kanun çıkarılmalı

Eski bir bürokrat aileden gelir; İstanbul çocuklarının çoğu önüne konan tahsili tamamlayıp baba mesleğine devam ederken, Reşat Ekrem yurdunun tarihine ve yaşadığı toplumun yapısına merakla yöneldi. Ona merak ettiği şeyleri öğretecek bir kurum yoktu. Tıpkı zamanının bir başka mütebahhiri Osman Nuri (Ergin) gibi zekası ve yönelimiyle yolunu buldu. Bu gençlerin merak ettikleri konular üzerinde daha evvel kaleme alınmış bir el kitabı veya telif eser yoktu. Mesela Mehmet Süreyya Bey mezarlıkları kendi gezdi. Hatta bazen oralarda gecelediği oldu ve de on binlerce mezar taşı içinden imparatorluk halkının geçmişini sergilemeye (“Sicill-i Osmanî”) adlı devasa kütükte çalıştı.

Darülfünun’da okudu; ünlü tarihçimiz Ahmet Refik’in (Altınay) asistanıydı. Ahmet Refik üniversiteden uzaklaştırılınca yeni gelen zümreyle tabiatlarının uyuşamadığı söylenir, doğrudur. Edip tarihçinin üslubu ve merakları dönemin tarihçileriyle uyumlu değildi. Lisede öğretmenliğe geçti. Vefa Lisesi’nde tarih öğretmeniydi. O dönemin gazetelerinin tarih ve edebiyat öğretimi gibi bir işlevi de vardı.

Reşat Ekrem bey Babıali’nin ünlü simalarından biri haline geldi. Bu imparatorluğun sadece padişahlarını, vezirlerini ve yüksek ricalini değil; esnafını, serserisini hatta hırsız ve fahişesini dahi merak etti. Hem de sırf 16’ncı asırdakiler değil; yaşadığı çağdakileri bile defter etti. 1950’li yılların insan manzaraları bugün için bulunmaz bir tarihi manzara; hem de Türk tarihinin akışı içindeki en ilginç tipler. Ansiklopedinin yazarları içinde Semavi Eyice hoca, Kevork Pamukçuyan gibi muhteremler var.

Hiçbir şehrin nüfus kütüğü İstanbul kadar ilginç olamaz

Ömrü boyunca bir İstanbul Ansiklopedisi meydana getirmek için didindi. Hiçbir şehrin kütüğü bu kadar ilginç olamaz. Büyük abideler yanında küçükleri, mezar taşları, güzel sokaklar, önemsiz sokaklar, ekabir ve zenginlerin yanı başında fakirler, haneberduşlar bir arada. Marjinal insanın hakkındaki kayıtlar ilk defa onun tarafından mahkeme kayıtlarından çıkartıldı, yetmedi; bazı polislerin özel defteri bile ele geçirilip bakıldı. Bunu gerçi bir Alman ve Fransız şehir tarihçisi de yapabilir, o daha fazlasını yaptı. O muhitlerdeki halk şairlerinin destanlarını ve şiirlerini topladı, hatta dedikodulara başvurdu. Üsküdarlı Razi veya Vasıf gibilerini bize tanıttı.

Bir gün Kumkapı’da bir meyhanede bir kocaman zarf unutmuş. Zarfı bulup getiren çocuk (Erhan Eskici) bugün artık rastlamadığımız bir tip, sokakta gazete satanlardan; getirdiği zarf tamamıyla “K” maddesiymiş. Sevinen üstat bu mühim dosyayı bulup muhafaza eden ve kendine kadar getiren küçüğün ismini büyük şehrin kütüğüne kaydediyor. Sonraki yıllarda da Almanya’ya işçi olarak gittiğini ilave ediyor.

Bilinen dedikodunun aksine üstadın ansiklopedisi yarım kalmadı, tamamdı;

“K” maddesi de hazırdı, başka maddeler de. Sevgili Murat Bardakçı’nın pazartesi günkü yazısında hüzünlü bir tasvirle belirttiği gibi “Para istemez, yeter ki şunu kaybolmadan basın” diye çaldığı kapılardan ret cevabı geldiği için ansiklopedi G’ye kadar basılabilmiş.

Murat Bardakçı’nın ikazları mutlaka göz önüne alınmalı

11 cildin hepsini tek tek okumuştum. Basılı olsa öbür ciltleri de okurdum. Şahsen çok şey öğrendiğim ve yeni alanlara yöneldiğim bir eserdir; herkes için bu geçerlidir. Reşad Ekrem Koçu eşi bulunmaz bir tarihçi tipidir. Dar bilgili veya amatör değildir, yazdıklarına da güvenilir. Hiç kuşkusuz hata yapmak veya noksanı olmak bütün tarihçilere özgüdür.

Murat Bardakçı’nın ikazını göze alınız. Basılamayan koliler bir akraba kalabalığının elinden birilerine geçmiş. Boğaz’ın en eski yalısı olan Amcazade Yalısı gibi Reşad Ekrem’in ansiklopedisini de veresesinin elinden kurtarmak dert olmalıdır. Bu gibi haller için hükümetin kanun dahilinde müdahaleci tedbirler alması şarttır.

Şimdi ise Murat’ın bahsettiği bir başka kalabalık var; her işten anlayanlar (!) ve iş bitiriciler... Bunlar eseri basması söz konusu olan kurumdan para koparmak için güya değişiklikler yaparlar. Bazısı üstelik alimane cevherler yumurtlar, dili ve üslubu değiştirir, olur olmaz resimler koyar. Oysa Reşat Ekrem mesela fotoğraf pek sevmezdi. Sabiha Bozcalı gibi ressamlara ve rölövelere müracaat etmişti. Redaksiyon heyetinin gerçekten ciddi ve iş bilir adamlar olması gerekir.

Görelim bakalım, üstadın köşelere tıkılıp kalan dosyalarını bunca yıldan sonra toparlayıp basabilecek miyiz? Bunun başarıldığını görürsek İstanbul için umutlarımız tazelenir.

Saturday, February 05, 2022

Article | İstanbul’un Ansiklopedileri Ü. Serdar SERDAROĞLU -Kadir YILDIRIM (Excerpt)

 İstanbul’un Ansiklopedileri Ü. Serdar SERDAROĞLU[1] -Kadir YILDIRIM[2]

[1] Araştırma Görevlisi, İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Anabilim Dalı 

[2] Dr., İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Anabilim Dalı

Source: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/652852

EXCERPT FOR ISTANBUL ANSIKLOPEDISI

1. İstanbul Ansiklopedisi (İstanbul’un Alfabetik Kütüğü) 

Kent ansiklopedisinin ilk önemli örneğini veren Reşat Ekrem Koçu (1905- 1975), Türklerin İstanbul’u fethinden sonraki 500 yıllık bir zaman kesitini kapsayan ve İstanbul’un çeşitli özelliklerini konu edinen bir eser tasarlamıştı. Koçu’nun eserinden önce, onun kişiliği ve tarihçi kimliği üzerinde durmak gerekmektedir. Bu durum Koçu’nun ansiklopedisini anlamamız açısından da faydalı olacaktır. Koçu’nun şahsiyeti ve tarihe nasıl baktığı aslında İstanbul Ansiklopedisi’ni28 tanımlama anlamında anahtar vazifesi görecektir. Reşat Ekrem Koçu, hayatının tümünü İstanbul’da geçirmiş, küçüklüğünden itibaren bu şehrin sokaklarında ‘şehir incelemeleri’ yapmış olan, İstanbul aşığı çok yönlü bir tarihçidir. Bu çok yönlülük Koçu’nun ressamlığından, ki hiç de acemi olmayan bir ressamdır,29 şairliğinden,30 bir dönem tarih öğretmeni olarak dersler vermesinden ve aynı zamanda gazete-dergi yazarlığı yapmış bir şahsiyet olmasından kaynaklanmaktadır. Tüm bunların yanında Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ni incelediğimizde, onun Türk diline hakim, üslup sahibi bir edip ve en önemlisi hocası Ahmet Refik Altınay’dan31 ‘tarihi sevdiren adam’32 mirasını devralan, hâlâ da sevdirmeye devam eden bir öğretmen33 ve akademisyen34 olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. İşte İstanbul Ansiklopedisi’nin insan figürü üzerinden tanıtımını Koçu’nun edebi yönü ve ‘tarihi sevdiren adam’ olması özellikleri üzerine bina etmeye çalışacağız. İstanbul Ansiklopedisi içerisinde bulunan maddelerin hangilerinin Reşat Ekrem Koçu tarafından kaleme alındığı eser incelendiğinde anlaşılabilmektedir. Bunun yanında bazı maddelerin neden ansiklopedi içerisine katıldığı da Koçu’nun edip-tarihçi olma özelliği ile açıklanabilir. Ansiklopedi içerisinde İstanbul’da yaşamış sıradan kişiler ile ilgili kısa bilgi içeren veya İstanbul’un herhangi bir sokağının tasvirinden oluşan ne kadar madde var ise, bu maddelerin altında Reşat Ekrem Koçu imzası vardır. Ansiklopedi’de yer alan sokaklar, çeşmeler, hamamlar, camiler ve diğer yapılarla ilgili maddelerin çoğu Reşat Ekrem Koçu’nun bizzat kendi gezi notları ışığında hazırlanmıştır. Bu maddelerden “Abdullahağa Çeşmesi”35 maddesinde olduğu gibi “1944’te susuzdu” tarzında güzel ayrıntılar vardır. Bu yer isimleri veya yapıların dışında İstanbul Ansiklopedisi’nde, “Abdi Çelebi (Berber)”36 maddesinde olduğu gibi, adeta bir hikaye kahramanı gibi tasvir edilen ve İstanbul için ayrıntı olarak kabul edilebilecek şahıslara rastlamak mümkündür. Bu maddelerin insanı gülümseten, meraklandıran, rahatça ve sıkılmadan okunan bir ansiklopedi ortaya çıkardığı söylenebilir. Nitekim İlber Ortaylı, İstanbul Ansiklopedisi’nin basılı olan tüm ciltlerini okuduğunu söyler.37 İşte eserin sanki bir roman veya hikaye gibi baştan sona kadar kolayca okunabilmesi, hem sıradışı madde seçimiyle hem de bu maddelerin hikayemsi bir tarz ile yazılmasından kaynaklanmaktadır. Yukarıda bahsetmeye çalıştığımız gibi ansiklopedinin hikaye üslubunda ve herkesçe okunabilir bir mahiyette olması, günümüzde yapılan “popüler tarih” tartışmaları içerisinde hem Reşat Ekrem Koçu’nun hem de İstanbul Ansiklopedisi’nin nasıl bir yere sahip olduğunu vurgulama gereğini doğurmaktadır. Reşat Ekrem Koçu’nun bu tartışma içerisinde “tarihi sevmeyi öğreten insan” olarak popüler tarihçi payesini alabilecek bir yer işgal ettiği söylenebilir. Koçu’nun bir süre çalıştığı Hafta dergisindeki yazılarında da görüldüğü gibi,38 İstanbul Ansiklopedisi içinde bulunan maddelerin başlık ve muhtevaları, herkesin ilgisini çekebilecek ve aynı zamanda herkes tarafından rahatlıkla anlaşılabilecek bir üslupta kaleme alınmıştır. İstanbul Ansiklopedisi’nin en önemli özelliği bu hikayemsi dil sayesinde oluşan ilgi uyandırıcılığıdır. Bu özelliğin en belirgin sebebi de Reşat Ekrem Koçu’nun tarihi sevdirirken insan hayatının ayrıntılarını resmetmesi, İstanbul’u ve sakinlerini sevmesi ile insansız bir tarih yazımının aksine insanı öncelemesidir. İşte Reha Çamuroğlu’nun “(…) tarih kuramlarına aldırmazdı, o iyi bir anlatıcı, popüler tarihin unutulmaz isimlerinden biri oldu”39 ve Mete Tunçay’ın (...) yorumlarını çeşitli bakımlardan köpürtür, ama tarihsel gerçeklikten ayrılmazdı”40 diyerek Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi de bu izleri taşımaktadır. R. Ekrem Koçu’nun yukarıda bahsetmeye çalıştığımız edebiyatçı kimliği onun İstanbul Ansiklopedisi’nde kaleme aldığı maddelerin dayanaksız veya kurgusal düzeyde yazıldığı anlamını taşımamaktadır. Doğan Hızlan “Osmanlı’nın Masalcı Amcası”41 başlıklı yazısında, bu başlığı atarken çok düşündüğü ve başlık nedeniyle Koçu’nun maddelerinin belgesiz yazıldığı fikrine varılmaması gerektiğini belirtmek durumunda kalmıştır. Murat Bardakçı ise “Reşad Ekrem’in eserleri iki gruptur: bilimsel kitapları ve halk için yazdıkları. Mesela 1931’deki üniversite mezuniyet tezi olan 229 sayfalık ‘Girit’in Fethi’ ile ‘Kapitülasyonlar’ ilk gruba girer, maalesef tamamlayamadığı ‘İstanbul Ansiklopedisi’ ile 50 civarındaki diğer yayını ise, ikincisine” diyerek ansiklopedinin tam anlamıyla bilimsel olmadığına vurgu yaparken, Koçu’nun yazdıklarının doğruluğundan şüphe edilmemesi gerektiğinin, halka tarihi sevdiren bir yönü olduğunun ve çok satma başarısı gösterdiğinin altını çizer.42 Popüler tarihçilik anlamında Reşat Ekrem Koçu ile ilgili sarfedilen görüşler ve sadece tarihi sevdiren adam olması doğrultusundaki betimlemeler onun akademik, bilimsel veya tutarlı olmadığı gibi bir sonuca ulaşmamıza neden olmamalıdır. İstanbul Ansiklopedisi Reşat Ekrem Koçu’nun tanıklık ve yaşanmışlıklarına göre hazırlanmış bir eserdir. İstanbul’a ait mekanlara dair yazılmış maddeler bu tanıklıklar sonucu ortaya çıkabilmiştir. Birçok madde Koçu’nun çeşitli araştırmalarına binaen ve konuyla ilgili bilgi alınabilecek şahıslar ile bizzat yaptığı mülakatlara dayalı olarak hazırlanmıştır. Bu anlamda “Arab asıllı Türk harfleri” maddesinin içeriğinden anlayabileceğimiz üzere Reşat Ekrem Koçu bu maddeyi yazmadan önce Hakkâk Haçik Kevorkiyan Efendi ile bir mülakat yapmış, ondan eski yazı Türk matbaacılığı ile ilgili bilgiler almıştır. Hatta bu maddede Haçik Efendi’nin söylediklerini alıntılamış ve ansiklopedi içerisinde Kevorkiyan’ın sözlerine yer vermiştir.43 Ansiklopedinin 173 fasikülü içerisinde yer alan maddelerin oransal olarak ne kadarının Koçu tarafından yazıldığı, hangi maddelere ne boyutta katkısının olduğu bilinmeden eserin akademik olup olmadığı ile ilgili yorumda bulunmamak gerekir. Bizim tespit edebildiğimize göre Reşat Ekrem Koçu dışındaki yazarlarca yazılmış madde sayısı oransal olarak tüm maddelerin %15’ine karşılık gelmektedir.44 Neredeyse tüm ciltlerin %10 ile %15’i Koçu’dan farklı isimlerin katkıları ile meydana gelmiştir. Yaklaşık olarak 20000 maddenin bulunduğu ansiklopedide 2000-2500 kadar madde Reşat Ekrem dışındaki yazarlarca hazırlanmıştır. Bibliyografyaları verilen maddelerin Koçu tarafından yazıldığını kabul edersek ansiklopedinin neredeyse %85’ini Reşat Ekrem Koçu’nun hazırladığı iddia edilebilir. Ancak, sonunda bir isim veya kaynakça bulunmayan maddelere Reşat Ekrem Koçu’nun ne gibi bir katkıda bulunduğunun tespit edilemediğini belirtelim. Bu sorun da net bir tahlil yapmayı güçleştirmektedir. Bu nedenle, İstanbul Ansiklopedisi ile ilgili dönemin şartlarından sıyrılarak yapılabilecek bir yorum, kalkışılan işin zorluğu ve maddi imkansızlıklar da göz önünde bulundurulduğunda, bizi yanlış bir değerlendirme yapmaya yöneltecektir. Ansiklopedi ile ilgili akademik olmama iddiasında bulunmadan önce Reşat Ekrem’in emeği ile azmini göz önünde bulundurmak, ansiklopediyi iyi incelemek ve böyle bir yorumdan mümkün olduğunca kaçınmak yerinde olacaktır. Reşat Ekrem Koçu’nun şahsiyeti ve üslubu ile ilgili yukarıdaki görüşler, tartışmalar ve yorumlarımız İstanbul Ansiklopedisi’nin temel özellikleri ile ilgili bir fikir vermektedir. Bunların ardından ansiklopedinin basım macerasına ve muhtevasına geçebiliriz. İstanbul Ansiklopedisi uzun ve yarım kalan (şimdilik) bir basım hikayesine sahiptir. Reşat Ekrem Koçu 1940 yılında İstanbul’un bir kütüğünü meydana getirmeye karar verdiğinde,45 şüphesiz bu işin bu kadar uzun süreceğini ve meşakkatli olacağını tahmin edemezdi. Yeryüzünde hiçbir şehre nasip olmamış bir eser46 ve İstanbul’un kütüğü olma iddiası ile Reşat Ekrem Koçu tarafından hazırlanan İstanbul Ansiklopedisi, ilk olarak 1944 yılının Kasım ayında yayımlandı.47 Reşat Ekrem Koçu eserin amacını “her şeyden evvel, bu büyük beldenin üzerindeki Türk damgasını belirtir”48 cümlesi ile tarif etmeye çalışıyor. İstanbul Ansiklopedisi, her fasikülünde belirtildiği üzere maddi sıkıntılar ile boğuşmakta idi. Ansiklopedi ilk defa 1951 yılında bahsi geçen maddi sebeplerden ötürü, 4. cildin ortalarında “Bahadır Sokağı” maddesinde yarım kalmak zorunda kaldı.49 Reşat Ekrem Koçu gerekli finansmanı 1958 yılında sağlayabildiği için ansiklopedinin yayımlanmasına ancak bu tarihte tekrar başlanabildi. Nihayet Koçu, büyük bir özveri ve kişisel çaba ile iki kez giriştiği (1944 ve 1958) ansiklopedi yayımını 1973 yılına kadar sürdürebildi. Toplam 11 cilt ve 173 fasikül olarak “Gökçınar Mehmet” maddesine kadar gelebilen eser, Koçu’nun 1975 yılındaki vefatından sonra herhangi bir girişimde bulunulamadığı için yarım kaldı. Bu uzun basılma tarihçesine sahip İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul’un hemen hemen her şeyine dokunmak niyetinde idi. Bu anlamda ansiklopedinin hangi konuları kapsayacağı ilk fasikülde belirtilmektedir. Buna göre, İstanbul’un sahip olduğu cami, mescit, kütüphane, tekke, türbe, hamam, çeşme, saray, köşk, yalı gibi yapıların tarif edilmeye çalışılacağı; halkın sıkça bulunduğu kahvehane, mektep, medrese, tiyatro, han gibi mekanların anlatılacağı belirtilmektedir. Bu yapıları dolduran devlet adamı, şair, âlim, sanatkâr, işadamı, tüccar, hekim, muallim, hoca, derviş, papaz, keşiş, meczup, kabadayı, hırsız, ayyaş, derbeder, dilenci ve katil gibi İstanbul’un her kesiminden insanların hayat hikayelerinin verileceği yazılıdır. Aynı zamanda İstanbul’un tabiat güzellikleri ve coğrafyası sunulacaktır. Ayrıca İstanbul’da giyim ve kuşam, İstanbul argosu ile ilgili maddeler, resimler, kitaplar, romanlar, seyahatnameler ve İstanbul’a ait yabancı şahsiyetlerin de yazılacağı ilk fasikülde belirtilmektedir.50 Reşat Ekrem Koçu’ya ansiklopedi için yukarıda saymaya çalıştığımız konuları hazırlarken “kalem arkadaşlığı eden”51 birçok isim bulunmaktaydı. Bu kalabalık yazarlar grubu içinde, Osman Nuri Ergin, Semavi Eyice, İ. Hakkı Konyalı, Kevonk Pamukciyan, Yılmaz Öztuna, Süheyl Ünver, Saim Turgut Aktansel, Mithat Sertoğlu, Haluk Şehsuvaroğlu gibi tarihçi, sanatçı, akademisyen, yazar, çizer vb. meslek dallarından birçok isim bulunmaktaydı. İstanbul Ansiklopedi’sinde, maddeleri destekler mahiyette her ciltte ortalama 250 civarında resim, harita ve plan yer almaktadır. Bu resim, harita, kroki ve planları hazırlayanların isimleri de her cildin başında belirtilmiştir. Buna göre, Nezih İzmirlioğlu (gazete ressamı), Sabiha Bozcalı (ressam), Behçet Cantok, Bülent Koçu (Reşat Ekrem Koçu’nun kullandığı mahlaslardan biridir), Reşat Sevinçsoy (iç mimar), Abdullah Tomruk (çizimlere katkıda bu lunmuştur) bu isimler arasında sayılabilir. Ansiklopedinin maddelerine gelince ilk olarak söylenmelidir ki ansiklopedi için yazılmış olan maddelerin büyük çoğunluğunda bibliyografya kısmı yer almaktadır. Bibliyografyalara bakıldığında kaynak olarak Osmanlı merkez teşkilatında görevli olan devlet tarihçilerince hazırlanan vekâyi’namelerden, eski gazete nüshalarından, arşiv belgelerinden ve gezi notlarından yararlanıldığı anlaşılmaktadır. Bunlara ek olarak bazı romanların da kaynak olarak kullanıldığını belirtmek gerekir. Sadece kaynak olarak değil, bazı romanların özetlerinin de ansiklopedi içinde madde olarak bulunduğunu söylemeliyiz.52 Bu özetlerin bir ansiklopedi içerisinde yer verilecek kadar Koçu tarafından önemli sayılması onun tarihe nasıl baktığını anlatmak için yeterlidir. Tarihî romancılık, tarihe edebi taraftan bakma özelliği Reşat Ekrem Koçu’ya Ahmet Rasim’den miras kalmıştır. İstanbul’u ona her yönüyle anlatarak sevdiren Ahmet Rasim’in etkisini, Koçu ve en değerli eseri İstanbul Ansiklopedisi üzerinde fazlasıyla görmek mümkündür.53 Bazı maddelerde bibliyografya kısımlarının bulunmaması ve yazarların belirtilmemiş olması olumsuz gibi görülebilir. Ancak bu durum eserin akademik anlamda kullanılamayacağı gibi bir sonucu doğurmamaktadır. İçerdiği hayat hikayelerine dair ayrıntılar, İstanbul’un fiziksel-mekansal yapısı ile ilgili Koçu’nun kendi gözlemlerinden derlediği bilgiler ve İstanbul’un yapıları ile ilgili ‘tire’54 tarzında yapılmış çizimler nedeniyle İstanbul Ansiklopedisi, incelemeye çalıştığımız dört farklı ansiklopedi örneği içerisinde bilim çevrelerince de hâlâ en sık başvurulanlar arasında yer almaktadır. Eserin orijinalliğini sağlayan bir diğer sebep de fotoğraf yerine yukarıda bahsettiğimiz Münif Fehim, Sabiha Bozcalı ve Nezih İzmirlioğulları gibi zamanının en iyi gazete ressamları tarafından yapılan ‘tire’ tarzındaki çizimler gibi çeşitli çizgi resimlerin ve planların kullanılmış olmasıdır. İstanbul Ansiklopedisi ile ilgili olarak bahsedeceğimiz son husus, ansiklopedinin basılmayan nüshalarının olup-olmadığı ve tamamlanıp-tamamlanmayacağı hususudur. Son günlerde İstanbul Ansiklopedisi’nin tamamlanacağına dair birtakım haberler yayınlanmakta ve çeşitli beyanlar verilmektedir. Ansiklopedi arşivinin, birtakım kayıp fasikülleri olmasına rağmen, İstanbul’un köklü ve soylu bir ailesi tarafından bugüne kadar muhafaza edildiğini belirten Emin Nedret İşli’ye göre, “(…) bu 70 yıllık birikimi tümüyle basmayı İstanbul’un fethinin 500. yılına yetiştiremedikse de 2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak pek çok etkinlikleri gerçekleştirdiğimiz bu önemli yılda basabilmeliyiz”.55 Bu anlamda çıkan bir diğer haberde İBB Kültür A.Ş. genel müdürü Nevzat Bayhan, İstanbul Ansiklopedisi’nin yayımlanmamış kısımlarının oğul Mehmed Koçu’ya miras kaldığını, oğlunun da bu arşivi yakını olan bir aileye devrettiğini beyan etmiştir. Ayrıca “(…)Kültür A.Ş olarak İstanbul Ansiklopedisi’nin tamamlanarak tam olarak basılması için yaklaşık 3 yıldır çalışıyoruz. Ansiklopedinin Kültür A.Ş yayını olarak çıkarılabilmesi için bir fiyat çalışması yapıldı. En büyük kısmı Mehmet Koçu’nun yakını olan ailede bulunduğu için onlarla da görüşüldü. Telif işi vesaire çözüldü. Gerekli anlaşmalar yapıldı. Her türlü kanuni ve bürokratik çalışmalar yapıldı. Buna baskı, telif, notların tekrar dizilerek redaktörlüğü ve editörlüğü yapılarak basıma hazır hale getirilmesi dâhil”56 sözleri ile İstanbul Ansiklopedisi’nin tamamlanma yolunda olduğunun haberini vermiştir. Bu konuda bir yazı da Murat Bardakçı tarafından yazılmıştır. Bardakçı bu haberlerin artmaya başlamasından sonra kaleme aldığı köşe yazısında şunları söylemiştir: “İstanbul Ansiklopedisi’nin yayınlanmamış kısmı 70 küsur koli halinde senelerdir Cağaloğlu’nda bir depoda muhafaza ediliyordu. Rahmetli Koçu ansiklopedinin hemen bütün maddelerini hazırlamış, çoğunun metinlerini yazmış, yazamadıklarına da ‘Takvîm-i Vekayî’nin filânca sayısına bakılacak’ yahut ‘Bu konudaki malûmat, falan tarih kitabının şu sayfasındadır’ gibisinden izahat koymuştu.” Tüm bu gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla ansiklopedinin yazılmamış diğer maddeleriyle ilgili birçok not, resim, yazı ve kaynak ismi elimizde bulunmaktadır. Bir İstanbul aşığı tarafından hazırlanan, İstanbul’un daha çok mekansal, fiziksel yönünü ve şahsiyetlerini öne çıkaran bir kurgu ile hazırlanmış olan İstanbul Ansiklopedisi’nin tamamlanma haberi heyecan vericidir. Bu eserin Koçu’nun bildik tarzına yakın yapılabilmesi en önemli konu olarak göz önünde bulundurulmalı, ona göre bir tasnif ve ekleme yapılmalıdır. İnsanı anlatarak ve insanın basit hallerini konu edinerek hazırlanacak bir devam çalışması, hayatını bu işe adayan Reşat Ekrem Koçu’nun ruhunun şad olmasını sağlarken, bizim ise tarihi daha fazla sevmemize neden olacaktır.

28 İstanbul Ansiklopedisi Reşat Ekrem Koçu tarafından İstanbul’un Alfabetik Kütüğü olarak da tanımlanmaktadır. Bu nedenle eserin ilk fasikülünde, Koçu, başlık kısmında bu tanımlamaya da yer vermiştir. 29 Eser Tutel, “Osmanlı Tarihinin Romancısı”, Popüler Tarih, Temmuz-Ağustos 2001, sy. 14, s. 83. 30 Reşat Ekrem Koçu’nun en azından 1965 yılında yayımladığı Acı Su isminde bir şiir kitabı olduğunu biliyoruz. Ayrıca 1938 yılında yayımladığı Çocuklar isimli kitabında da çeşitli şiirler mevcuttur. Bilgi için bkz. Tutel, “Osmanlı Tarihinin Romancısı”, s. 82-85. 31 Altınay ile ilgili bilgi için bkz. Türkiye Diyanet Vakfı [TDV] İslam Ansiklopedisi, İstanbul: Ali Rıza Baskan Güzel Sanatlar Matbaası, 1988, c. 2, s. 120-121; [TTV] Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 1, s. 218-220; Orhan Pamuk, İstanbul: Hatıralar ve Şehir, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003, s.149-150-151. 32 Semavi Eyice, Koçu için “Halka tarihi sevdirmesini bilen” kişi tanımlamasını yapmıştır. Bkz. Semavi Eyice, “İstanbul Ansiklopedisi Anıları”, Albüm, Mart 1998, sy. 2, s. 62. 33 Reşat Ekrem Koçu’nun Kuleli Askeri Lisesi, Vefa ve Pertevniyal liselerinde Tarih öğretmenliği yaptığı bilinmektedir. 34 Reşat Ekrem Koçu 1931 yılındaki mezuniyeti sonrası İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümüne asistan olarak girmiştir. Ancak 1933 yılındaki üniversite reformu sırasında hocası Ahmet Refik Altınay ile beraber üniversiteden ayrılmıştır. Koçu’nun hayatı ile ilgili bkz. Ahmed Özaslan, Reşad Ekrem Koçu, Hayatı ve Eserleri, Basılmamış Lisans tezi, İstanbul Üni- 2 596 TALİD, 8(16), 2010, Ü. S. Serdaroğlu-K. Yıldırım versitesi Edebiyat Fakültesi, 1977, s. 34. Reşat Ekrem Koçu’nun üniversitedeki yıllarında büyük mütefekkir Cemil Meriç’in de tarih hocalığını yaptığı bilinmektedir. Bkz. “Fikir ve Fiilleriyle İstanbul’u Mamur Edenler”, Din ve Hayat Dergisi, 2010, sy. 9, s. 70. 35 Reşat Ekrem Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul: Tan Matbaası, 1958, c. 1, s. 34. 36 Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, c. 1, s. 22-23. 37 İlber Ortaylı, “Reşad Ekrem Koçu’nun Romanları”, 20.06.2001, http://www.milliyet.com. tr/2001/06/20/pazar/yazortay.html 38 Reşat Ekrem Koçu 1950’li yıllarda Hafta dergisinde Osmanlı tarihi ile ilgili çeşitli yazılar kaleme almaktaydı. Tutel’in aktardığına göre bu yazılar o dönemde derginin en fazla okunan yazıları arasında yer almaktaydı. Koçu’nun yazıları “Topkapı Sarayı’nda Bir Gezinti” ana başlığı altında yer almakta ve ilgi çekici başlıklara sahip olması ile bilinmekteydi. Bilgi için bkz. Tutel, “Osmanlı Tarihinin Romancısı”, s. 82. 
39 Reha Çamuroğlu, “Edip Tarihçi Reşad Ekrem”, Radikal Kitap Eki, 27.04.2001, s. 1. 40 Emeti Saruhan, “Popüler Tarih Tarihin Neresinde”, 07.03.2007, http://yenisafak.com.tr/ Kitap/?i=39429 41 Doğan Hızlan, “Osmanlı’nın ‘Masalcı Amca’sı”, 26.05.2001, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/ goster/haber.aspx?id=-245323&yazarid=4 42 Murat Bardakçı, “Reşad Ekrem ‘Cemal Âşığı’ idi ama İhtilalci Değil!”, 02.05.2002, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=74394&yazarid=28&tarih=2002-05-26 
43 Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, c. 3, s. 928-929. 44 Ansiklopedi üzerinde yaptığımız istatistiki inceleme neticesinde bu sonuca ulaştık. 45 Semavi Eyice, “İstanbul Ansiklopedisi”, [TDV] İslam Ansiklopedisi, c. 23, s. 303. 46 Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (Tanıtım Broşürü), İstanbul: Burhaneddin Erenler Matbaası, 1949, s. 4. Tanıtım broşürünün orijinali Sahaf Emin Nedret İşli’nin arşivinde bulunmaktadır. Yayınlamama müsaade ettikleri ve katkılarını esirgemedikleri için kendilerine teşekkür ederim. 47 [TTV] Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 4, s. 218. 
48 Semavi Eyice, “İstanbul Ansiklopedileri”, [TTV] Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 4, s. 219. 49 Eyice, “İstanbul Ansiklopedileri”, s. 219. 50 Reşat Ekrem Koçu (haz.), İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul: Tan Matbaası, 1. fasikül, 1958. 51 Bu ifade Reşat Ekrem Koçu’nun ansiklopediye katkı sağlayanlar için kullandığı bir ifadedir. 
52 Reşat Ekrem Koçu, “Ahmed Rasim”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 1, s. 443-459. 53 Reşat Ekrem Koçu üzerindeki Ahmet Rasim etkisi ile ilgili ayrıntılı bilgi için, Orhan Pamuk’un İstanbul: Hatıralar ve Şehir isimli kitabında yer alan “Reşat Ekrem Koçu’nun Bilgi ve Tuhaflık Koleksiyonu”, “İstanbul Ansiklopedisi”, “Ahmet Rasim ve Diğer Şehir Mektupçuları” başlıklı bölümlere bakılabilir. 54 Semavi Eyice, “İstanbul Ansiklopedisi Anıları”, Albüm, Mart 1998, s. 64. 


Istanbul Encyclopedia (Turkish Posting)



Istanbul Encyclopedia is an unfinished cultural encyclopedia published by Reşad Ekrem Koçu between 1944-1973.


The Istanbul Encyclopedia, which set out to create the "log" of Istanbul but remained unfinished, is the world's second city encyclopedia (The first work in this style is a one-volume book prepared for London by William Kent and first published in 1937.) History, literature, It is a resource book on subjects such as art history, architecture, folklore and the press. The items were written in a narrative style.[1] Micro and macro history are considered together. It is full of drawing examples from start to finish.

The encyclopedia, which Koçu started to publish in November 1944, was published in fascicles between 1944-1951 (first period); In the middle of the 4th volume (last article "Bahadır Sokağı"), its publication stopped. Encyclopedia, fascicles continued to appear between 1958-1973 (second period) and in issue 173 (last article "Gökçınar")

Toplumsal Tarih: Sayı:338

Reşad Ekrem Koçu ve Tamamlanmamış İstanbul Ansiklopedisi[1]

Nasıl Başladık, Neleri Hayal Ettik - Arzu Erdem

İstanbul Ansiklopedisi’ni Erişime Açmak - Meriç Öner

Bkz. Arşiv - Emre Ayvaz

Reşad Ekrem Koçu ve Bağlamları - Selim S. Kuru

Tarihçi Gözüyle Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi - Edhem Eldem

Reşad Ekrem Koçu’nun Çizdiği/Bozduğu Sınırlarla Galata ve Beyoğlu Tarihi - K. Mehmet Kentel

Mavi Boncuk |

[1] İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ

Müellif: SEMAVİ EYİCE

İstanbul’un Türk dönemindeki tarihini ayrıntılarıyla bilen tarihçi-yazar Reşat Ekrem Koçu, fetihten itibaren şehre ait tarihî, coğrafî, mimari, edebî, folklorik ve kültürel konuları ele alan bir ansiklopedi çıkarmaya, kendi ifadesine göre “İstanbul’un bir kütüğünü” meydana getirmeye 1940 yılında karar vermişti. Ancak II. Dünya Savaşı’nın zor günlerinde gerekli parayı bulamaması bu kararın gerçekleşmesini geciktirdi. Nihayet Cemal Çaltı adlı bir tüccarın maddî desteğiyle 1944 yılının Kasım ayında İstanbul Ansiklopedisi ismiyle hazırlanan yayının ilk fasikülü çıktı. Otuz iki büyük boy sayfalık fasiküller halinde basılan ansiklopedide maddelerle ilgili görüntüler için fotoğraf klişesi kullanılmamış, Nezih İzmirlioğlu’nun yaptığı çizgi resimler tercih edilmişti. Özellikle mimari eserleri kusursuz bir biçimde çizen bu ressama Reşat Sevinçsoy gibi diğer bazı ressam ve grafikerler de yardımcı oluyorlardı.

Fasiküllerin jenerik sayfasında ansiklopedinin içerdiği konular cami, mescid, tekke, türbe, kilise, ayazma, çeşme, sebil, saray, yalı, konak, köşk, han, hamam, tiyatro, kahvehane, meyhâne gibi yapılar; devlet adamı, âlim, şair, sanatkâr, iş adamı, hekim, muallim, hoca, derviş, papaz, keşiş, meczup, hânende, sâzende, çengi, köçek, ayyaş, derbeder, pehlivan, tulumbacı, kabadayı, kumarbaz, hırsız, serseri, dilenci gibi şöhretler; şehrin dağı, bayırı, suyu, havası, mesire yerleri, bahçeleri, bostanları vb. tabiat güzellikleri ve coğrafyası; sokakları, mahalleleri ve semtleri; yangınları, salgınları, zelzeleleri, ihtilâlleri, cinayetleri ve dillere destan olan aşk maceraları; halkının âdet, an‘ane, giyim ve kuşamı; İstanbul argosu; İstanbul’a ait resimler, şiirler, kitaplar, romanlar, seyahatnâmeler; İstanbul’a gelmiş yabancı şöhretler şeklinde sıralanmıştı. Bu uzun liste eserdeki maddelerin ne kadar geniş bir alana yayılacağını gösteriyordu. 1949 yılındaki İstanbul sergisinde dağıtılan küçük bir el ilânında da eserin yirmi dört ciltte tamamlanacağı bildiriliyor, “İstanbul Ansiklopedisi her şeyden evvel bu büyük beldenin üzerindeki Türk damgasını belirtir” cümlesiyle yayın amacı açıklanıyordu.

Reşat Ekrem Koçu, kendisine yardımcı olacak bir müellif kadrosu kurmakla beraber birçok maddeyi yıllardan beri taradığı Osmanlı tarih ve vekāyi‘nâmeleriyle eski gazete koleksiyonlarından faydalanarak bizzat yazmayı üstlendi. Bir İstanbul tarihi ve arkeolojisi uzmanı olan Alfons Maria Schneider İstanbul hakkındaki Türkçe eserleri tanıtan bir yazısında, geniş okuyucu kitlelerine hitap eden ansiklopedinin sohbet üslûbuyla kaleme alınmasına rağmen içerdiği zengin malzeme sebebiyle bilim dünyasınca da kullanılabileceğini söyleyerek 960 sayfa tutan A-Ay maddelerinin konulara göre istatistiğini çıkardı (“Türkische Literatur zur Geschichte und Topographie Konstantinopels”, Isl., XXIX, Berlin 1950, s. 305-306).

İstanbul Ansiklopedisi’nin ilk basımı, fasikül kapaklarında devamlı surette belirtilen maddî sıkıntıların iyice artması sonucu 1951 yılı başlarında durdu. Birinci fasikülün arka kapağında, her ay bir fasikül yayımlanacağı bildirilmiş olmasına rağmen ikinci fasikülden itibaren gecikmeler olmuş ve beş yılı aşan bir sürede ancak otuz dört fasikül çıkarılabilmişti. Yedi yıl süren bir aradan sonra Reşat Ekrem Koçu, yine ticaretle uğraşan Mehmet Ali Akbay’ın maddî desteğiyle eseri yeniden neşretmeye başladı. Bu defa üç formalık fasiküller halinde on beş günde bir çıkarılacak, ansiklopedinin tamamı ise on beş cilt olacaktı. 15 Temmuz 1958’de I. fasikülden itibaren yeniden yayımlanan ansiklopedinin basımı uzun süre düzenli olarak yürütüldü. Yazar kadrosuna yeni isimler katılmıştı ve özellikle çizimler ressam-grafiker Sabiha Bozcalı’nın imzasını taşıyordu. İlk üç cildin üzerine “ikinci baskı” ibaresi yazılmamış, fakat IV. cildin başlarında “Bahadır Sokağı” maddesinin altına, İstanbul Ansiklopedisi’nin yarım kalmış ilk baskısının bu madde ile sona erdiği belirtilmiştir. VII. cildin çıkmasından sonra Mehmet Ali Akbay’ın ortaklıktan ayrılması üzerine fasiküllerin basımı yavaşladı ve nihayet 1973 yılı sonunda 173. fasikülün “Gökçınar” maddesiyle birlikte yayın bir defa daha durdu. Reşat Ekrem yeni bir teşebbüste bulunmadı ve iki yıl sonra da vefat etti; geriye bıraktığı birikimini ise kimse değerlendirmedi.

Ansiklopedinin yarım kalmasındaki başlıca sebeplerden biri, tarihe geçecek derecede önemi olmayan kişilerin ve onların yazdıkları veya onlar için yazılmış birtakım manzumelerin, ayrıca bazı hikâye ve romanlardan yapılan uzun özetlerle iktibas edilen parçaların sayfaları doldurmasıdır. Bunlar, ansiklopedinin bir dergi gibi okunmasına yardımcı olmakla birlikte işin ciddiyetini büyük ölçüde gölgelemiş, bu arada etraflı surette alınması gereken bazı önemli maddeler de birkaç satırla geçiştirilmiştir. Maddelerin altında yazar imzası bulunmasına karşılık bibliyografya verilmemiştir.

İstanbul Ansiklopedisi kendi konusunda öncü olmuş, benzerleri yapıldığı gibi taklitleri de çıkarılmıştır. 1968 yılında Yeni İstanbul gazetesi, Mithat Sertoğlu’na Resimli Büyük İstanbul Ansiklopedisi adıyla tek ciltlik bir çalışma yaptırıp okuyucularına ek olarak verdi. Bu ansiklopedi belli bir tasniften yoksun birtakım tarihî bilgi yığınlarından ibarettir. 1982’de Tercüman gazetesinin, R. Ekrem Koçu’nun dağılan ve satılan terekesinin bir kısmından faydalanarak dört ciltte “Ozansoy” maddesine kadar yayımladığı İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi adlı eser R. Ekrem Koçu’nun özgün çalışmasının ciddiyetten uzak kötü bir taklidi durumundaydı. R. Ekrem Koçu’nun eserinden istifade ile Tarih Vakfı’nın çıkardığı Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (I-VIII, 1993-1995), her maddenin altında çoğu akademisyen olan yazarlarının imzasıyla bibliyografya ihtiva eden, kaliteli görsel malzemeyle zenginleştirilmiş bir eserdir. Eserin gördüğü rağbet üzerine Beşiktaş Belediyesi’nin hemen hemen aynı kadroya hazırlattığı Dünden Bugüne Beşiktaş adlı kitap (1998), şehrin çok renkli bir ilçesini bütün yönleriyle ele alan ve yine her maddenin altında bibliyografya ile imza içeren sistematik bir ansiklopedi niteliğindedir.

BİBLİYOGRAFYA

Ö. Faruk Şerifoğlu, “Nisyana Terkedilmiş Bir Kültür Hazinesi: İstanbul Ansiklopedisi”, Zaman, İstanbul 2 Kasım 1991, s. 7.

Semavi Eyice, “Reşad Ekrem Koçu’nun Ömrünü Adadığı ‘Kent Kütüğü’ İstanbul Ansiklopedisi Anıları”, Albüm, Mart 1998, s. 62-67.

a.mlf., “İstanbul Ansiklopedisi”, DBİst.A, IV, İstanbul 1994, s. 218-221.

Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 2001 yılında İstanbul’da basılan 23. cildinde, 303-304 numaralı sayfalarda yer almıştır. 




Friday, November 05, 2021

İstanbul’da Bir Stüdyo ve Osmanlı’nın İlk Seri Katili

İstanbul’da Bir Stüdyo ve Osmanlı’nın İlk Seri Katili SOURCE

04 Ocak 2016 | Gülderen Bölük | foto bellek

Osmanlı döneminde, İstanbul zabıtasını yıllarca peşinden koşturan bebek yüzlü katil ‘Bıçakçı Petri’  kurbanlarını genellikle aynı yöntemle öldürür; bıçağı tek hamlede, hiç şaşmadan kalbe saplayarak. Ona Bıçakçı Petri denilmesinin nedeni de budur.  Yaz kış asla çorap giymeyen Petri devamlı, sivri burunlu ve yüksek topuklu tulumbacı şıpıdığıyla gezer ve cinayeti işledikten sonra şıpıdığını olay yerinde bırakarak yalın ayak kaçar. Olay yerinde bıraktığı şıpıdıklar adeta onun imzası gibidir.  Galata Canavarı olarak da anılan Petri için zabıta kütüğüne, vücut yapısının ve yüz çizgilerinin kusursuz derecedeki güzelliği not düşülür. Ayrıca sesinin de iyi olduğu ve köçekleri kıskandıracak kadar iyi dans ettiği aktarılan bilgiler arasındadır.


Zabıta kayıtları, 15 kişinin canına kıymış olan Petri’nin, hayali bir kişi olmadığını ispatlasa da onu asıl ete kemiğe büründüren bir fotoğraftır. Osmanlı Dönemi fotoğrafçılarından Theodore Vafiadis, Petri’yi Hırvat sevgilisi Nikola ile birlikte kaydeder.  O fotoğraf, sadece Petri için değil, Vafiadis’in tarihçesi için de önemlidir. Çünkü bu caniyle fotoğrafçıyı yan yana getiren tesadüf, fotoğraf tarihimiz için önemli bir figür olan Theodore Vafiadis ile ilgili sınırlı bilgilerimize de bir katkı yapmaktadır. [1]

Theodore Vafiadis’i ilk olarak 1893 yılına ait ticaret yıllığında görürüz ama daha eski tarihlerde faaliyet gösterdiği çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış haber ve ilanlardan anlaşılır. Nitekim Bıçakçı Petri’yle ilgili bilgiler de bizi, Vafiadis’in faaliyet gösterdiği yıllar konusunda daha gerilere götürür.

Vafiadis’in kendi adıyla işlettiği stüdyoya dair, Servet-i Fünun Dergisinin 1897 yılında yayınlanan bazı sayılarındaki ilanlarda; müşterilerinden gördüğü rağbet sayesinde bir kat daha hoş ve çekici hale getirdiği stüdyosunu, Avrupa’dan getirttiği yeni icat ve son sistem alet ve edevatla donatarak tekrar düzenlediğini yazar. Ayrıca belde halkının arzularını yerine getirdiklerini, yedi seneden beri çektikleri, on bin kişinin fotoğraflarında görülen nefaset, nezaket ve çekiciliğin, harcadıkları emekte ne kadar başarılı olduklarının bir delili olduğunu belirtir.

Bu ilana dayanarak stüdyonun 1890 yılında açıldığını söylemek gerekir. Oysa Petri’nin hikâyesini bize aktaran Reşat Ekrem Koçu, fotoğrafın 1879 yılında çekildiğini yazar.  Bu konuda çok şüpheye düşemiyoruz çünkü Petri 1880 yılında öldürülür. Yani fotoğrafın çekildiği yıl konusunda yanılma payımız en fazla bir yıl olabilir. O halde Vafiadis ilanda neden daha geç bir tarihe işaret etti? Bunu şimdilik bilemesek de, Petri örneğinde olduğu gibi ortaya çıkacak yeni bilgi ve belgeler, bizim zamanla biraz daha netleşmemizi sağlayacaktır.


Vafiadis’in stüdyosundan günümüze ulaşan fotoğraflarda ve ticaret yıllıklarında adres olarak Sirkeci Garı yakınında, 1 numaralı yer belirtilmektedir. Vafiadis, Miladi 22 Eylül 1902 yılına ait Hanımlara Mahsus Gazete’ye verdiği ilanda ise kendini herkesin tanıdığı fotoğraf hocası olarak takdim ettikten sonra, ilk adrese ilave olarak Bahçekapı’da şekerci Hacı Bekir Efendinin sırasında 8 numarada Kron adlı mağazayı da açtığını belirtir. Bu bilgiye devamla ilanda Amerika, İngiltere ve Fransa’dan getirdiği son sistem fotoğraf makineleri, her nevi makine, envaı çeşit kalem ve mektupluk kâğıt, gözlük ve saat, kordon ve bilezik ve daha pek çok şeyi sattığını belirterek, fiyatların uygunluğundan söz eder. Birçok fotoğrafçının ilanında olduğu gibi, o da isteyene ücretsiz olarak fotoğraf dersi vereceğini belirtir.

Vafiadis’i fotoğraf tarihimizde değerli kılan bir diğer husus da; asitli indirgeme yöntemiyle yapılan ototipik klişeleri basın hayatımıza kazandırmasıdır. Basınımızın erken dönemlerinde oldukça sorun teşkil eden bu konuda, Serveti Fünun Dergisinin sahibi Ahmet İhsan’ın arzu ve çabaları, Vafiadis’in uygulamayı başardığı bu yöntem sayesinde gerçekleşir. Çünkü o vakte kadar dışarıda yaptırılan klişeler hem çok uzun zamanda gelmekteydi, hem de pahalıya çıkmaktaydı. Bu yüzden sıcak haberlerin ve güncel konuların yayınlanması imkânı da yoktu. Dolayısıyla Vafiadis’in 1894 yılında başardığı bu yöntem, basın hayatında bir ivme yaratmıştır. Nitekim stüdyonun, Serveti Fünun Dergisinde sıkça görülen ilanlarında ototipi, fototipi ve çinkografi gibi yöntemlerle hizmet verdiği bilgisi de yer almaktadır.


Theodore Vafiadis’in öngörülü ve yeniliklere açık bir kişiliğe sahip olduğunu söyleyebiliriz.  Çünkü o, ülkemize sinemayı getirmek için ilk başvuranlardan biridir aynı zamanda. Sinemanın büyük bir iş alanı olduğunu ve gelecek vadettiğini görerek 3 Ekim 1895 ve 17 Şubat 1896 tarihlerinde Auguste ve Louis Lumiére kardeşlere mektup yazarak, sinematograf adı verilen bu yeni icat makinelerden ister. Ancak Lumiére Kardeşler ellerinde sadece bir makine olmasından dolayı, bu isteği yerine getiremezler.


Vafiadis sinematograf getiremese de yerinde duracak gibi değildir. Onun Resimli Gazete’de yayımlanan bir fotoğrafı, Kahire’nin genel bir görüntüsünü bize aktarmaktadır. 1896 yılına tarihlenen bu fotoğraf Vafiadis’in sadece stüdyo çalışmalarıyla sınırlı kalmadığını, dış çekimler de yaptığını gösterir.


Günümüz müzayedelerinde, bu stüdyosunda çekilmiş fotoğraflara rastlamak mümkün.  Bıçakçı Petri ve sevgilisi Nikola’yı yan yana gösteren portre ise, Sabiha Bozcalı tarafından birebir resmedilmiş ve İstanbul Ansiklopedisine aktarılarak bize ulaştırılmıştır.

Elbette Vafiadis’in,  Petri’nin kimliği konusunda bilgi sahibi olup olmadığını bilemeyiz ama yolları kesişen bir fotoğrafçının başarılı tarihi ve acımasız bir cani olsa da, küçük bir fahişenin oğlu olarak dünyaya gelen ve küçük yaştayken defalarca tecavüze uğrayan Petri’nin hüzünlü öyküsü bir fotoğraf karesinde bir araya gelerek bizlere dokunur.

Kaynak

Gülderen Bölük, Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları, İstanbul, 2014

Burçak Evren, Sigmund Weinberg, Türkiye’ye Fotoğrafı Getiren Adam, Milliyet Yayınları, 1995

Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi

Hanımlara Mahsus Gazete, 22 Eylül 1318 Rumî / 22 Eylül 1902 Miladi

Servet-i Fünun 1313 (1897) yılına ait 13. Cilt 328,331,332,333. Sayılar

[1] Editor's note: Vafiadis information is important. However I strongly believe that it is the result of the illustrator Bozcali's imagination.

Monday, November 01, 2021

Sex and the City (Constantinople)

 THE EAGLE AND THE SWAN: Sex and the City (Constantinople)

Thanks to a 1996 essay by Claudine Dauphin, I can say with certainty that sex (along with religion) was an overriding obsession in sixth-century Constantinople, the setting for my novel The Eagle and the Swan. Obviously, when writing about the heroine, Theodora, an ex-prostitute portrayed as lusty and lascivious by her court historian Procopius, sex was a topic the book couldn’t gloss over. Thanks to Dauphin’s research, I have scholarly proof that sexcapades were as common – and ardently sought – as chariot-racing in the city on the Bosphorus.

To summarize Dauphin’s findings, let’s start with the Greco-Roman unholy trinity: wife, concubine and courtesan. Fourth-century BC Athenian orator Apollodoros declared, “We have courtesans for pleasure and concubines for the daily service of our bodies, but wives for the production of legitimate offspring and to have reliable guardians of our household property”. This domestic triad persisted in the Roman period: legal monogamy and sub rosa polygamy. After Christianity came along, husbands were supposed to forego concubines, but dalliance with courtesans continued to flourish.

Holiness and debauchery, Christian asceticism and lust existed side by side. Even a pilgrimage destination like Jerusalem housed numerous “abodes of lust”. Outside the city, prostitutes were known to stalk monks in their caves. In the fifth century AD, rabbis proclaimed that any bachelor who could remain chaste in a large city was without doubt extremely pious. The city (especially a port like Constantinople) was considered a pit of iniquity, temptation and sin. Innkeepers readily offered harlots to regular clients and travelers.


Erotic graffiti in the sixth century depict salacious encounters with prostitutes. Streetwalkers called scortae erraticae or ambulatrices solicited customers in alleys as well as public squares. Rabbi Judah huffed about the Romans: “They built market-places to set harlots in them”. Harlots worked either at home or for a pimp. Justinian’s mid-sixth-century law required pimps to provide housing for young peasant girls they purchased in the boondocks. Of course, housing might be only a shack or room in the red-light district, the seediest part of town.

In city taverns and staging posts for change of mounts or overnight stays along the network of Roman roads, barmaids met all the needs of travelers, serving wine, dancing and providing more intimate entertainment. The Codex Justinianus exempted barmaids from prosecution for adultery, acknowledging their second shift as prostitutes. To spare them temptation, clergy were forbidden from entering these establishments.

Prostitution in brothels called lupanaria or fornices was widespread. The prostitutes were often slaves belonging to a pimp. Cells of the Pompeii lupanarium contained a stone bed and a bolster, with a back door so clients could patronize the establishment in privacy. Soliciting at the Baths was commonplace.

Two classes of Byzantine harlots existed: actresses and courtesans (scenicae) and poor girls (pornai) trading rural poverty for golden dreams in Constantinople before being hooked by pimps. Among the theatrical troupe, daughters succeeded their mothers, just as Theodora’s mom pushed her three daughters on stage in bawdy plays. The poet Horace described girls dancing seductively at banquets, causing Bishop Jacob to label dancing “mother of all lasciviousness”, which “incites by licentious gestures to commit odious acts”. One sixth-century mosaic portrays a castanet-snapping dancer in translucent muslin next to a clearly aroused satyr.

John of Ephesus refers to Justinian’s consort as “Theodora who came from the brothel”. Long before puberty, Theodora allegedly worked in a bordello where, according to Procopius, she could only provide sexual services like a “male prostitute” until she became sexually mature. Then she went on stage and became a courtesan. As an actress, she was famous for her stripteases and profligacy at banquets. After a brief tenure as concubine in Libya, Theodora (according to Procopius) applied her talents throughout the East before bewitching Justinian and becoming Empress.

Such an astronomical rise from the depths of degradation to the height of grandeur was rare. Few courtesans advanced socially in this phenomenal way. Most prostitutes were slaves or illiterate peasants without legal status, called meretrix, “she who makes money from her body”. Pimps paid a few coins to buy a peasant girl from her needy parents, giving the girls only clothes and food as salary. When Theodora paid off pimps to free the prostitutes, it cost five gold coins for each, the equivalent price for a camel but less than for a she-ass or a slave boy. Inflation had caused prices to climb since the days of Pompeii and Rome, when a harlot’s services cost two asses (the price of a loaf of bread or two cups of wine at a tavern). The cheapest prostitute apparently cost the same as a mouthful of boiled chick peas. Without clients for several days, prostitutes would lack even this sustenance and go hungry.

Once the Christian church condemned non-procreative sexual intercourse, homosexuality and male prostitution were outlawed in the Western Empire. In 390, an edict threatened the death penalty for forcing or selling of males into prostitution. In Rome, male prostitutes were dragged out of brothels and burned alive as a mob cheered. In the Eastern Empire male prostitution remained legal, although saddled with an imperial tax, until 533 when Justinian denounced both homosexual relations and adultery, punishable by death.

As early as 529, Justinian had tried to curb female child prostitution by penalizing anyone engaged in the trade, especially owners of brothels. To combat sex trafficking, he nullified contracts in 535 by which pimps put peasant girls to work. This vilification represented a change from Roman times when pedophilia involved small boys. In Constantinople, little girls (some younger than ten) were the primary victims. Abandoned children often supplied the sex market, since nearly all unwanted babies who were exposed ended up as as prostitutes.

Excavation of a Byzantine bordello in Ephesus yielded a gruesome discovery: the bones of nearly 100 infants in a sewer under the bathhouse. The presence of intact infant bones indicates that the infants were thrown into the drain soon after their birth. It appears the prostitutes used the Baths not only to seek clients but also as a dump for disposing of unwanted offspring.

Saint Augustine had practical counsel on the efficacy of prostitutes. “Banish prostitutes … and you reduce society to chaos through unsatisfied lust”. In his City of God, marital contraception was unnecessary. The harlot’s role was to prevent a randy husband from impregnating his wife, for if a man was seized by a non-procreative urge, he could conveniently expel his sperm into a prostitute.

As early as the Great Flood in Genesis narratives, a man would marry two women, one to bear children, and another for sexual pleasure. The latter drank a “cup of roots” as a contraceptive and was supposed to dress alluringly like a mistress. By the time of early Byzantium, things had changed for the worse. The Church’s insistence on sexual repression led to eroticism and the need for prostitutes. While at home sexuality was confined to procreation, pleasure was sought among harlots. Christianity fostered prudishness in theory and licentiousness in fact, causing a boom in Byzantine prostitution and an increase in abandoned children. Just as the Victorian brothel was the offshoot of bourgeois propriety, so the Christian emphasis on spirituality and suspicion of bodily pleasure led to hypocrisy and corruption.

Image: Diva Theodora Imperatrix by Valentine Princep, British Library

[Note: I’m indebted to Tom Sawford’s Byzantine blog for featuring the article, published in Classics Ireland (http://www.classicsireland.com/1996/Dauphin96.html) vol 3, which I’ve paraphrased and considerably condensed.]

By Ella Chappell | January 14th, 2014 LINK

The Eagle and the Swan 2018

by Carol Strickland

Within a manuscript that has not been read for a millennium and a half, there are secrets that will rewrite the history of an Empire... It is AD 518 in Constantinople, capital of the glorious Byzantine Empire. A beautiful courtesan famed for her interpretation of the myth "Leda and the Swan" dances in the Imperial Palaces; stirring hearts, rousing desires, and indelibly changing the course of history. This woman, Theodora, was a circus performer and prostitute before catching the eye of an ambitious military officer. The soldier and the swan dancer set out on a treacherous path to power that leads all the way to the throne. The events that ensue, amid the struggles and politics of a society in flux, leave a city in smoldering ruins. While researching the Hagia Sophia, a spectacular basilica built by Emperor Justinian, Strickland discovered references to his partner, Empress Theodora. In his Secret History the era's official historian Procopius vilified Theodora as immoral and sexually depraved. Now the story of Theodora--the least understood and most maligned woman of antiquity--has been recast to give her a voice. More than a compelling story about a remarkably strong but flawed woman, conveyed in gripping, literary prose, the novel pictures an empire at a crucial turning point, one that saw the birth of our modern Western world.

Brothels, Baths and Babes: Prostitution in the Byzantine Holy Land

 Brothels, Baths and Babes: Prostitution in the Byzantine Holy Land

SOURCE

When addressing Byzantium it appears that much of the attention of academics and those that read this blog is focused on the obvious subjects; imperial history; the rise and fall of the emperors; iconoclasm; art; the development of the Orthodox Church; and the general rise, apogee, decline and fall of the empire. In my research I have come across very little on the subject of sex. 


Of course this is a subject that cannot be ignored being as important a part of the lives of the Byzantines as their religion. At the imperial level the choice of wife and subsequently the mistress could have a major impact on the whole course of the empire. 


This research piece by Claudine Dauphin, Centre National de la Recherche Scientifique, Paris explores both the formal and informal arrangements that developed, typically centring around the triad of the wife, the concubine and the courtesan. It is a fascinating and well researched piece and I hope that you will appreciate the ‘re-discovery’ of this lost article. 


Published in Classics Ireland Vol 3 (1996) 


by Claudine Dauphin, Centre National de la Recherche Scientifique, Paris 



Byzantime Floor Mosaic, 500-550 A.D. (Metropolitan Museum of Art)


Graeco-Roman domestic sexuality rested on a triad: the wife, the concubine and the courtesan. The fourth century BC Athenian orator Apollodoros made it very clear in his speech Against Neaira quoted by Demosthenes (59.122) that ‘we have courtesans for pleasure, and concubines for the daily service of our bodies, but wives for the production of legitimate offspring and to have reliable guardians of our household property’. Whatever the reality of this domestic set-up in daily life in ancient Greece,[2] this peculiar type of ‘ménage à trois’ pursued its course unhindered into the Roman period: monogamy de jure appears to have been very much a façade for polygamy de facto.[3] The advent of Christianity upset this delicate equilibrium. By forbidding married men to have concubines on pain of corporal punishment, canon law elaborated at Church councils took away from this triangular system one of its three components.[4] Henceforth, there remained only the wife and the courtesan. 


Advertisement


REPORT THIS AD


If we are to believe the Lives of the holy monks of Byzantine Palestine, the Holy Land (in particular the Holy City of Jerusalem, the aim of pilgrimages at the very heart of Christianity) was replete with ‘abodes of lust’ and prostitutes tracked down the monks in their secluded caves near the River Jordan. Thus, we are faced with a paradox: the coexistence of holiness and debauchery, of Christian asceticism and lust. Lest we forget that virtue is meaningless without vice, that holiness cannot exist without lewdness, a fifth century AD Gnostic hymn from Nag-Hammadi in Middle Egypt proclaimed: ‘I am She whom one honours and disdains. / I am the Saint and the prostitute. / I am the virgin and the wife. / I am knowledge and I am ignorance. / I am strength and I am fear. / I am Godless and I am the Greatness of God’. 


In the Old Testament, Jerusalem appeared as a Prostitute in dire need of purification through divine punishment (Ez. 16 and 23). Her degradation contrasted with her original faithfulness: ‘How the faithful city has become a harlot, she that was full of justice!’, the prophet Isaiah (1:21) lamented. St John applied the epithet Prostitute ‘clothed in fine linen, in purple and scarlet, bedecked with gold, with jewels, and with pearls!’ (Rev. 18.16-17) to the idol-worshipping Great City, Babylon, Rome and ultimately to any great urban concentration. A similar opinion was held by the rabbis of the Babylonian Talmud in the fifth century AD who considered that a bachelor who succeeded in remaining chaste in a large city was without any doubt an excessively pious man. Likewise, the monks of Nitria (modern Wadi Natrun), of the Kellia and of Scetis in Egypt and those of the Judaean Desert in Palestine, considered that the city was par excellence a den of iniquity, of temptation and of sin. Harbours with international maritime trade links such as Alexandria and Beirut, and the universal Christian capital Jerusalem, both provided their innkeepers and harlots with a cosmopolitan clientèle of residents, travellers and pilgrims. 


Free prostitution

In the streets

Byzantine erotic epigrams, notably those of Agathias Scholasticus in the sixth century, generally describe encounters with prostitutes in the street.[5] The winding, dark alleyways of the Old City of Jerusalem were particularly appropriate for soliciting by scortae erraticae or ambulatrices. These lurked under the high arches which bridged the streets of the Holy City and walked up and down the cardo maximus. In the small towns of Roman and Byzantine Palestine, however, it seems that the squares (not the streets) were the favourite hunting-grounds of prostitutes. Rabbi Judah observed: “‘How fine are the works of this people [the Romans] ! They have made streets, they have built bridges, they have erected baths !’. Rabbi Yose was silent. Rabbi Simeon ben Yohai answered and said, ‘All what they made, they made for themselves; they built market-places, to set harlots in them; baths to rejuvenate themselves; bridges to levy tolls for them'” (Babylonian Talmud, Shabbat 33b). 


At home

Some harlots worked at home, either on their own account, such as Mary the Egyptian whose Life was written down in the sixth century by Sophronios, the last Patriarch of Jerusalem before the Arab Conquest, or for a pimp. On the evidence of the legislation of Emperor Justinian in the mid-sixth century, in particular Novella 14 of 535, it is clear that providing housing was part of the deal which the pimps of Constantinople struck with the fathers of the young peasant girls whom they bought in the capital’s hinterland. Housing did not necessarily mean a house, and was frequently only a shack, hut or room. Byzantine prostitutes were relegated to ‘red light districts’ in the same way that the prostitutes of Rome lived and worked predominantly in Subura and near the Circus Maximus, thus to the north and south of the Forum. In the late sixth-century Life of John the Almsgiver, Patriarch of Alexandria, Leontios of Neapolis describes a monk coming to Tyre on some errand. As he passed through ‘the place’, he was accosted by a prostitute who cried out: ‘Save me, Father, like Christ saved the harlot’, this referring to Luke 7:37. These districts were generally the most destitute areas in town. The Babylonian Talmud (Pesahim 113b) relates how Rabbi Hanina and Rabbi Hoshaia, both poor cobblers in the Land of Israel, dwelt in a street of harlots for whom they made shoes. The prostitutes were so impressed by these rabbis’ chastity (for they would not even lift their eyes to look at the girls) that they took to swearing ‘by the life of the holy rabbis of Eretz Yisrael’! 


In tavernae

In city inns (tavernae) as well as in the staging posts for change of mounts (mutationes) or overnight stay (mansiones) along the official Roman road network (the cursus publicus), all the needs of travellers were catered for by the barmaids. They served them wine, danced for them and often led them upstairs to the rooms on the upper floor. In fact, according to the Codex Justinianus, a barmaid could not be prosecuted for adultery, since it was presumed that she was anyway a prostitute (CJ 9.9.28). In order to prevent Christian travellers from falling prey to sexual dangers of this sort, ecclesiastical canons forbade the clergy to enter those establishments. Soon, therefore, ecclesiastical resthouses (xenodochia) and inns specifically for pilgrims (pandocheia) run by members of the clergy, sprang up along the main pilgrim routes. 


Institutionalised prostitution

Brothels

Prostitution was also institutionalised under the form of brothels which Juvenal called lupanaria (Sat. 11.172-173) and Horace fornices (Ep. 1.14.21). These, John Moschus described in his sixth-century Spiritual Meadow as a ‘house of prostitution’ in Jericho or even more vaguely ‘an abode of lust’ in Jerusalem (Prat. Spir. 17). The prostitutes who were employed in these establishments were slaves and the property of a pimp (leno) or of a ‘Madam’ (lena). The very name of the prostitute in Tyre who called out to a monk to save her – Kyria Porphyria – is telling. She was so used as a ‘Madam’ to boss other women, that once she had been reformed and had convinced other harlots (presumably her former ‘girls’) to give up prostitution, she organised them into a community of nuns of which she became the abbess – the mirror image of her brothel. 


Advertisement


REPORT THIS AD


A Byzantine brothel has recently been unearthed in the course of excavations at Bet She’an, ancient Scythopolis, capital of Palaestina Prima.[6] At the heart of this thriving metropolis, a Roman odeon founded in the second half of the second century was partly destroyed in the sixth century. Byzantine Baths adjoined it to the west. To the south-west, the second row of shops of the western portico of the impressive Street of Palladius was also dismantled to make way for a semi-circular exedra (13x15m). Each half of the exedra comprised six trapezoidal rooms with front doors. Some of these rooms also opened onto a corridor or a hall at the back of the building. In one room, a staircase led to an upper storey. Some rooms had niches with grooves for wooden shelves. The apses at both ends of the exedra and in the centre of the semi-circle, as well as the façades of the rooms were revetted with marble plaques, most of which are now lost, there only remaining holes for the nails which held these plaques in position. The inner faces of the walls of these rooms exhibited two coats of crude white plaster. 


The floor of most of these rooms was paved with mosaics depicting geometric motifs enclosing poems in Greek, animals and plants, and lastly, in an emblema, a magnificent Tyche crowned by the walls of Scythopolis and holding a cornucopia. The mosaic pavements of some rooms had been subsequently replaced by bricks or a layer of crushed lime. Traces of crude repairs in the mosaics and the insertion of benches in other rooms indicated that the building had undergone various stages of construction. A semi-circular courtyard (21x30m) stretched in front of the twelve rooms. Towards the street, it was closed off by a set of rooms which incorporated the shops previously at the northern end of the portico of the Street of Palladius, whilst putting them to a different use. This row of rooms which was probably interrupted by the main entrance into the complex, opened onto a portico with an opus sectile floor of black and white marble. Two steps running for the entire length of the portico enabled access from the street. The portico and the rooms had a tiled roof. The exedra was demolished at the end of the sixth century or in the early seventh century. 


The cabins of the Bet She’an exedra are reminiscent of the cells of the Pompeii lupanarium which consisted of ground floor rooms, each equipped with a stone bed and a bolster. An external staircase provided access to the first floor balcony onto which opened five more spacious rooms. At Bet She’an, the back doors of some rooms on the ground floor enabled clients who were keen to remain anonymous, to enter an abode of lust without being seen from the main street and thus to surreptitiously satisfy their sexual fantasies. 


The portico where the girls strolled in the hope of attracting passers-by from the Street of Palladius, as well as the neighbouring Byzantine Baths were part of a fascinating network: soliciting at the Baths, in the portico and in the exedra courtyard, followed by sex in the cabins; and at the back of the building, an entrance-and-exit system for supposedly ‘respectable clients’. 


Hierarchy and regulations in prostitution

There were two categories of Byzantine harlots: on the one hand, actresses and courtesans (scenicae), on the other, poor prostitutes (pornai) who fled from rural poverty and flocked to the great urban centres such as Constantinople and Jerusalem. There, even greater destitution pushed them straight into the rapacious hooks of crooks and pimps. 


Actresses and courtesans

The scenicae were involved in a craft aimed primarily at theatre-goers. It has been described as a ‘closed craft’, since daughters took over from their mothers. The classic example is that of the mother of the future Empress Theodora who put her three young daughters to work on the stage of licentious plays. The poet Horace described in his Satires (1.2.1) Syrian girls (whose name ambubaiae probably derived from the Syrian word for flute, abbut or ambut) livening up banquets by dancing lasciviously with castanets and accompanied by the sound of flutes. Suetonius simply equated these with prostitutes (Ner. 27). That is why Jacob, Bishop of Serûgh (451-521) in Mesopotamia warned in his Third Homily on the Spectacles of the Theatre against dancing, ‘mother of all lasciviousness’ which ‘incites by licentious gestures to commit odious acts’. A sixth-century mosaic in Madaba in Transjordan depicts a castanet-snapping dancer dressed in transparent muslin next to a satyr who is clearly sexually-roused.[7] 


According to Bishop John of Ephesus’ fifth-century Lives of the Eastern Saints, Emperor Justinian’s consort was known to Syrian monks as ‘Theodora who came from the brothel’. Her career proves that Byzantine courtesans like the Ancient Greek hetairai could aspire to influential roles in high political spheres. Long before her puberty, Theodora worked in a Constantinopolitan brothel where, according to the court-historian Procopius of Caesarea’s Secret History, she was hired at a cheap rate by slaves as all she could do then was to act the part of a ‘male prostitute’. As soon as she became sexually mature, she went on stage, but as she could play neither flute nor harp, nor even dance, she became a common courtesan. Once she had been promoted to the rank of actress, she stripped in front of the audience and lay down on the stage. Slaves emptied buckets of grain into her private parts which geese would peck at. She frequented banquets assiduously, offering herself to all and sundry, including servants. She followed to Libya a lover who had been appointed Governor of Pentapolis. Soon, however, he threw her out, and she applied her talents in Alexandria and subsequently all over the East. Upon her return to Constantinople, she bewitched Justinian who was then still only the heir to the imperial throne. He elevated his mistress to Patrician rank. Upon the death of the Empress, his aunt and the wife of Justin II (who would never have allowed a courtesan at court), Justinian forced his uncle Justin II to abrogate the law which forbade senators to marry courtesans. Soon, he became co-emperor with his uncle and at the latter’s death, as sole emperor, immediately associated his wife to the throne (Anecd. 9.1-10). 


Poor prostitutes

Only a few courtesans could climb the social ladder in this phenomenal way. Most prostitutes who worked in brothels and tavernae and are described as pornai, were slaves or illiterate peasant girls like Mary the Egyptian who later became a holy hermit in the Judaean desert. Because neither hetairai nor pornai had any legal status, and since hetairai were also slaves belonging to a pimp or to a go-between, the distinction between courtesans and pornai was based entirely on their different financial worth. This aspect of the trade was inherent in the Latin name meretrix for prostitute, meaning ‘she who makes money from her body’. 


Three types of prices should be taken into consideration: the price for buying, the price for redeeming and the price for hiring. The peasants of the Constantinopolitan hinterland sold their daughters to pimps for a few gold coins (solidi). Thereafter, clothes, shoes and a daily food-ration would be these miserable girls’ only ‘salary’. To redeem a young prostitute in Constantinople under the reign of Justinian was cheap (Novell. 39.2). It cost 5 solidi, thus only a little more than the amount needed to buy a camel (41/3 solidi) and a little less than for a she-ass (51/3 solidi) or a slave-boy (6 solidi) in Southern Palestine at the end of the sixth century or in the early seventh century. That women could be degraded to the extent of being ranked with beasts of burden tells us much about Byzantine society. 


In Rome and Pompeii, the services of a ‘plebeia Venus’ cost generally two asses – no more than a loaf of bread or two cups of wine at the counter of a taverna. Whereas the most vulgar kind of prostitute would only cost 1 as (Martial claimed in Epig. 1.103.10: ‘You buy boiled chick peas for 1 as and you also make love for 1 as’), R. Duncan-Jones notes that the Pompeian charge could be as high as 16 asses or 4 sestercii.[8] In early seventh-century Alexandria, the average rate for hiring a prostitute is provided by the Life of John the Almsgiver. As a simple worker, the monk Vitalius earned daily 1 keration (which was worth 72 folleis) of which the smallest part (1 follis) enabled him to eat hot beans. With the remaining 71 folleis, he paid for the services of a prostitute which being a saint, he naturally did not use, for his aim was to convert them to a Christian life. 


Lack of clients over several days meant poverty and hunger. Thus a harlot in Emesa, modern Homs in central Syria, had only tasted water for three days running, to which St Symeon Salos remedied by bringing her cooked food, loaves of bread and a pitcher of wine. On days when she earned a lot, Mary the Egyptian prostitute in Alexandria ate fish, drank wine excessively and sang dissolute songs presumably during banquets. In denouncing the Byzantine courtesans’ obscene lust for gold, the sixth-century rhetor Agathias Scholasticus echoed the authors of the fourth-century BC Athenian Middle Comedy. In particular, the poet Alexis claimed that ‘Above all, they [the prostitutes] are concerned with earning money’.[9] Sometimes a prostitute’s jewellery was her sole wealth. When in 539, the citizens of Edessa, modern Urfa in south-eastern Turkey, decided to redeem their fellow-citizens who were held prisoners by the Persians, the prostitutes (who did not have enough cash) handed over their jewels (Procop. De Bell. Pers. 2.13.4). 


It is probably because prostitution could occasionally be very lucrative and thus beneficial through taxation, that the Christian Byzantine State turned a blind eye. Since the Roman Republic, according to Tacitus (Ann. II.85.1-2), male and female prostitutes had been recorded nominally in registers which were kept under the guardianship of the aediles. From the reign of Caligula, prostitutes were taxed (Suet. Cal. 40). 


Christianity’s condemnation of any type of non-procreative sexual intercourse brought about the outlawing of homosexuality in the Western Empire in the third century and consequently of male prostitution. In 390, an edict of Emperor Theodosius I threatened with the death penalty the forcing or selling of males into prostitution (C.Th. 9.7.6). Behind this edict lay not a disgust of prostitution, but the fact that the body of a man would be used in homosexual intercourse in the same way as that of a woman. And that was unacceptable, for had St Augustine not stated that ‘the body of a man is as superior to that of a woman, as the soul is to the body’ (De Mend. 7.10)? 


In application of Theodosius’ edict in Rome, the prostitutes were dragged out of the male brothels and burnt alive under the eyes of a cheering mob. Nevertheless, male prostitution remained legal in the pars orientalis of the empire. From the reign of Constantine I, an imperial tax was levied on homosexual prostitution, this constituting a legal safeguard for those who could therefore engage in it ‘with impunity’. Evagrius emphasises in his Ecclesiastical History (3.39-41) that no emperor ever omitted to collect this tax. Its suppression at the beginning of the sixth century removed imperial protection from homosexual prostitution. In 533, Justinian placed all homosexual relations under the same category as adultery and subjected both to death (Inst. 4.18.4). 


Already in 529, Justinian had attempted to put a curb on female child prostitution by penalising all those engaged in that trade, in particular the owners of brothels (CJ 8.51.3). In 535, he invalidated the contracts by which the pimps of Constantinople put to work peasant girls whom they had bought from their parents (Novell. 14). The prostitution of adult women, however, does not appear to have unduly worried the imperial legislator. The punishment inflicted on pimps who ran the child prostitution network, varied according to their wealth and respectability. Paradoxically, Byzantine administration considered the job of Imperial Inspector of the Brothels as eminently honourable, so much so that in 630 the Bishop of Palermo was appointed to this post. 


The recruiting of prostitutes

The evidence of Justinianic legislation brings to light a change in child prostitution from Roman times when paedophilia focused on small boys much praised notably by Tibullus (Eleg. 1.9.53), to the Byzantine period when little girls found themselves at the centre of a prostitutional web. Some of the peasant girls recruited by pimps in the hinterland of Constantinople, were not even ten years old. St Mary the Egyptian admits that she left her parents and her village at the age of twelve and went to Alexandria where she lost both her virginity and her honour by prostituting herself (and enjoying it – which in the eyes of prudish Byzantines was the ultimate sin). 


Abandoned children supplied to a large extent the prostitution market. Justin Martyr had observed that nearly all newborn babes who had been exposed, ‘boys as well as girls, will be used as prostitutes’ (1 Apol. 27). This entailed the risk of incest which obsessed Christian theologians: ‘How many fathers, forgetting the children they abandoned, unknowingly have sexual relations with a son who is a prostitute or a daughter become a harlot?’, asked Clement of Alexandria (Paed. 3.3). 


The patristic and rabbinic ban on birth-control except for abstinence post partum and whilst breast-feeding, as well as the failure both to enforce adherence to the ecclesiastical calendar in marital intercourse or complete abstinence as advocated by Lactantius (Divin. Inst. 6.20.25), resulted in an increase of unwanted infants who joined the small victims of poverty on the Byzantine prostitution market. In 329, Constantine I decreed that a newborn could be sold by its parents in the event of dire poverty. A law of 428 cited poverty again as the main reason for the exploitation of poor girls by pimps. A century later, the Byzantine historian Malalas emphasised that it was only the poor who sold their daughters to pimps (Chronogr. 18). It was also out of want and hunger that a desperate Christianised Arab woman offered her body to Father Sissinius, a hermit who lived in a cave near the River Jordan at the end of the sixth century. When Sissinius asked her why she prostituted herself, her answer was limited to a pathetic: ‘Because I am hungry’ (Mosch. Prat. Spir. 136). Likewise, during the 1914-1918 war in Palestine, hunger forced adolescent girls to sell themselves to the German and Turkish troops. 


Prostitution, Baths and illness

Famous courtesans and common harlots, all met in the public Baths which were already frequented in the Roman period by prostitutes of both sexes. Some of these baths were strictly for prostitutes and respectable ladies were not to be seen near them (Mart. Epigr. 3.93). Men went there not to bathe, but to entertain their mistresses as in sixteenth-century Italian bagnios. The fourth-to-sixth-century Baths uncovered in Ashqelon in 1986 by the Harvard-Chicago Expedition appear to have been of that type. The excavator’s hypothesis is supported both by a Greek exhortation to ‘Enter and enjoy…’ which is identical to an inscription found in a Byzantine bordello in Ephesus, and by a gruesome discovery.[10] 


The bones of nearly 100 infants were crammed in a sewer under the bathhouse, with a gutter running along its well-plastered bottom. The sewer had been clogged with refuse sometime in the sixth century. Mixed with domestic rubbish – potsherds, animal bones, murex shells and coins – the infant bones were for the most part intact. Infant bones are fragile and tend to fragment when disturbed or moved for secondary burial. The good condition of the Ashqelon infant bones indicates that the infants had been thrown into the drain soon after death with their soft tissues still intact. The examination of these bones by the Expedition’s osteologist, Professor Patricia Smith of the Hadassah Medical School – Hebrew University of Jerusalem, revealed that all the infants were approximately of the same size and had the same degree of dental development. Neonatal lines in the teeth of babies prove the latters’ survival for longer than three days after birth. The absence of neonatal lines in the teeth of the Ashqelon babies reinforces the hypothesis of death at birth. 


Whilst it is conceivable that the infants found in the drain were stillborn, their number, age and condition strongly suggest that they were killed and thrown into the drain immediately after birth.[11] Thus, the prostitutes of Ashqelon used the Baths not only for hooking clients but also for surreptitiously disposing of unwanted births in the din of the crowded bathing halls. It is plausible that the monks and rabbis were aware of this and that this (and not only the fear of temptation) was their main reason for equating baths with lust. 


In the eyes of the pious Jews of Byzantine Palestine, any public bathhouse which was not used for ritual purification (mikveh) was tainted with idolatry, not only because it belonged to Gentiles, but also because a statue of Venus stood at the entrance of many bathhouses. The statue of Venus greeting the users of the Baths of Aphrodite at Ptolemais-‘Akko which the Jewish Patriarch Gamaliel II regularly frequented, was invoked by Proclus the Philosopher to accuse Gamaliel of idolatry. The Patriarch succeeded in clearing himself of this charge by demonstrating that the statue of Aphrodite simply adorned the Baths and in no sense was an idol (Mishna, Abodah Zarah 3.4). 


Nevertheless, Venus which Lucretius (4.1071) had dubbed Volgivaga – ‘the street walker’ – was the patron of prostitutes who celebrated her feast on 23 April late into the Byzantine period. This, too, must explain the intense hostility of some rabbis towards the public baths of the Gentiles over which the goddess ruled both in marmore and in corpore. Since Biblical times, lust had always been intimately associated with the idolatrous worship of the ashera – a crude representation of the Babylonian goddess of fertility Ishtar who had become the Canaanite, Sidonian and Philistine Astarte and the Syrian Atargatis (1 Kgs 14.15) – as well as with the green tree under which an idol was placed (1 Kgs 14.23; Ez 6.13). Had the prophet Jeremiah (2.20) not accused Jerusalem of prostituting herself: ‘Yea, upon every high hill / and under every green tree, / you bowed down as a harlot’? 


Prostitution and sin

Satisfying sexual temptation and thus transgressing a ban inevitably brought about divine punishment of which leprosy was the embodiment par excellence. Relentlessly niggled by the ‘spirit of impurity’, a monk left his monastery of Penthucla in the lower Jordan Valley and walked to Jericho in order ‘to satisfy his evil yearning’ writes John Moschus (Prat. Spir. 14). “When he entered into the house of prostitution, he was at once completely covered in leprous spots; and having realised how awful he looked, he immediately returned to his monastery, giving thanks to God and saying: ‘God has inflicted on me this illness, so that my soul would be saved'”. 


Syphilis

In fact, he had most likely not caught leprosy (which is not transmitted by sexual contact) but venereal syphilis, just like Heron, a young monk of Scetis who, ‘being on fire’, left his cell in the desert and went to Alexandria where he visited a prostitute. Palladius’ narrative in the Lausiac History 26 continues thus: ‘An anthrax grew on one of his testicles, and he was so ill for six months that gangrene set into his private parts which finally fell off’. According to the Babylonian Talmud (Shabbat 33a), Rabbi Hoshaia of Caesarea also threatened with syphilis ‘he who fornicates’. He will get ‘mucous and syphilous wounds’ and moreover will catch the hydrocon – an acute swelling of the penis. These are precisely the symptoms of the primary phase of venereal syphilis. 


There are, of course, two conflicting theories concerning syphilis. According to the Colombian or American theory, syphilis (Treponema pallidum) appeared for the first time in Barcelona in 1493, brought back from the West Indies by the sailors who had accompanied Christopher Columbus. On the other hand, the unicist theory claims that the pale treponema has existed since prehistoric times and has spread under four different guises: pinta on the American continent, pian in Africa, bejel in the Sahel, and lastly venereal syphilis which is the final form of a treponema with an impressive gift for mutation and adaptation. 


The latter hypothesis is supported by a recent discovery of great importance made by the Laboratoire d’anthropologie et de préhistoire des pays de la Méditerranée occidentale of the CNRS at Aix-en-Provence. Lesions characteristic of syphilis have been detected on a foetus gestating in a pregnant woman who had been buried between the third and the fifth centuries AD in the necropolis of Costobelle in the Var district. Bejel is still endemic amongst some peoples of the Eastern Mediterranean. A few cases have been recorded archaeologically on skeletons of Bedouins and settled Arabs of Ottoman Palestine. Contracted in childhood, bejel spreads by physical but not necessarily sexual contact, whereas syphilis which is an illness of adults, is transmitted only sexually. In both cases, the deterioration of the bones as well as the symptoms and the progress of the illness are identical. However, only venereal syphilis is able to go through the placenta and to infect the embryo. The mother of the Costobelle foetus must therefore have suffered from venereal syphilis. This would confirm the view held by modern pathologists that venereal syphilis already existed in Ancient Greece and Rome. 


The sin of enjoying sex

Besides the sin of lust punished by illness with which prostitutes contaminated all those who approached them physically, harlots embodied also the sin of sexual pleasure amalgamated with that of non-procreative sex condemned by the Church Fathers. The Apostolic Constitutions (7.2) forbade all non-procreative genital acts, including anal sex and oral intercourse. The art displayed by prostitutes consisted precisely in making full use of sexual techniques which increased their clients’ pleasure. Not surprisingly therefore, Lactantius condemned together sodomy, oral intercourse and prostitution (Divin. Inst. 5.9.17). 


One technique perfected by prostitutes both increased the pleasure of their partners and was contraceptive. Lucretius’ description of prostitutes twisting themselves during coitus (De rer. nat. 4.1269-1275) was echoed by the Babylonian Talmud (Ketuboth 37a): ‘Rabbi Yose is of the opinion that a woman who prostitutes herself turns round to prevent conception’. 


Contraception

In the sermons of the Church Fathers, contraception and prostitution formed a couple that could only engender death. St John Chrysostom cried out in Homily 24 on the Epistle to the Romans 4: ‘For you, a courtesan is not only a courtesan; you also make her into a murderess. Can you not see the link: after drunkenness, fornication; after fornication, adultery; after adultery, murder?’. According to Plautus, abortion was a likely action for a pregnant prostitute to take (Truc. 179), either – Ovid suggested – by drinking poisons or by puncturing with a sharp instrument called the foeticide, the amniotic membrane which surrounds the foetus (Amor. 2.14). Procopius of Caesarea states emphatically that when she was a prostitute, Empress Theodora knew all the methods which would immediately provoke an abortion (Anecd. 9.20). 


In the same breath, the Didascalia Apostolorum (2.2) condemned both abortion and infanticide: ‘You will not kill the child by abortion and you will not murder it once it is born’. In 374, a decree of Emperors Valentinian I and Valens forbade infanticide on pain of death (Cod. Theod. 9.14.1). Nevertheless, the practice which had been common in the Roman period, continued. That is why the Tosephta (Oholoth 18.8) repeated in the fourth century the warning made by the Mishna in the second century: ‘The dwelling places of Gentiles are unclean… What do they [the rabbis] examine? The deep drains and the foul water’. This implied that the Gentiles disposed of their aborted foetuses in the drains of their own houses. 


The newborn babes who had been killed and tossed into the main sewer of the Ashqelon Baths, were predominantly boys.[12] This contradicts W. Petersen’s statement that ‘Infanticide is … associated with the higher valuation of males’.[13] According to him, whenever infanticide is practised, girls are first eliminated, followed by deformed and sickly children, offspring unwanted for reasons of magic (such as multiple births, twins or triplets) or of social ostracism (such as bastards). Beyond the biological fact that male births are more numerous than female births, the male dominance in the infanticide pattern at Ashqelon may derive in this precise case from the very trade of the mothers of these newborn children. 


According to Apollodoros’ Against Neaira, Greek hetairai predominantly bought young female slaves or adopted new-born girls who had been exposed. They educated them in the prostitutes’ trade and confined them to the brothels until these girls were old enough to ply their trade themselves and support their adopted mothers in their old age. Consequently, in a society of prostitutes, would Petersen’s ‘natural’ selection not have been reversed? Baby girls would have been kept alive and brought up in brothels so that eventually they would be able to pick up the trade from their mothers when the latters’ attraction had faded. It would not have been possible to raise baby boys in the same way.[14] 


Tainted by the sins of lust, of sexual enjoyment and murder, Byzantine prostitutes, however, were never ‘branded’, unlike the Roman prostitutes who by law had to look different from respectable young women and matrons and were therefore made to wear the toga which was strictly for men (Hor. Sat. 1.2.63); unlike, too the mediaeval harlots of Western Europe who are consistently depicted wearing striped dresses, stripes being the iconographic attribute of ‘outlaws’ such as lepers and heretics.[15] Descriptions of the physical aspect of Byzantine prostitutes are at best vague, such as ‘dressed like a mistress’ in Midrash Genesis Rabbah (23.2). We can only imagine their appearance from fragmentary evidence, such as blue faience beaded fish-net dresses worn by prostitutes in Ancient Egypt, of which there are several strips in the Weingreen Museum of Biblical Archaeology of Trinity College, Dublin. 


Prostitution – a social necessity

‘Banish prostitutes … and you reduce society to chaos through unsatisfied lust’, St Augustine warned (De Ord. 2.12). He preached, moreover, that ‘unnatural sex is atrocious if committed with a prostitute, even more atrocious if committed with a wife… If a man wishes to use part of the body of a woman which it is forbidden to use for that, it is more shameful for the wife to allow for such crime to be performed on her body than to let it be done on another woman’ (De bon. conjug. 11.12). Thus, in the well-organised world of the City of God, there was no need whatsoever for domestic contraception. If possessed by a non-procreative urge, a man simply had to go to a prostitute and pour out his sperm but in vas, since coitus interruptus was strictly forbidden. The harlot’s rôle was therefore that of a ‘natural’ contraceptive. 


As a result of a chain of false logic, sexual repression dictated by the Church Fathers led to eroticism per se at the hands of prostitutes. Whilst controlled procreative sexuality was kept harnessed at home, pleasure blossomed amongst the harlots. The Midrash Genesis Rabbah (23.2) explained that at the time of the Great Flood, a man used to marry two women, one to bear him children, and another for sexual intercourse only. The latter took a ‘cup of roots’ to render herself sterile and was accustomed to keep company with him dressed like a mistress. Is this not reminiscent of Apollodoros’ triad amputated of the pallake – the concubine? Had values therefore not changed despite the advent of Judaeo-Christian civilisation? 


In fact, values had changed, but in this particular context for the worse. Frankness had given way to prudish dishonesty displayed both by Rabbinic Judaism and Patristic Christianity. Such puritanism is surely to blame for the proliferation of Byzantine prostitution and in its trail the increase in numbers of abandoned children. The bad faith shared by Augustine and Jerome on the matter of prostitution encouraged prostitution in exactly the same way that the Victorian brothel was, according to Michel Foucault, the offshoot of bourgeois puritanism. [16] 


References:

[1]This article is based on a paper given at the Dublin Classics Seminar in the Department of Classics of University College Dublin on 25 April 1995 at the invitation of its organiser, Dr A. Erskine, whom we wish to thank warmly. 


[2]In particular, see the discussion in M. Lloyd, Euripides Andromache (Warminster, 1995), pp. 6 ff. 


[3]P. Salmon, Population et dépopulation dans l’empire romain (Bruxelles, 1974), p. 45. 


[4]In particular Canon 87 of the Council in Trullo of 692. See C.J. Héfélé and H. Leclercq, Histoire des Conciles, T. III.[1] (Paris, 1909), p. 573. 


[5]Palatine Anthology (A.P.) 5.46; 5.101; 5.302 and 5.308. See also, R.C. McCail, ‘The Erotic and Ascetic Poetry of Agathias Scholasticus’, Byzantion 41 (1971), p. 215. We are grateful to Dr R.C. McCail of the Department of Classics, University of Edinburgh, for introducing us to Agathias’ erotic poetry connected with prostitution. 


[6]G. Mazor, ‘City Center of Ancient Bet Shean – South’, Excavations and Surveys in Israel 1987/88, Vol. 6 (1987), pp. 18 ff.; R. Bar-Nathan and G. Mazor, ‘City Center (South) and Tel Iztabba Area. Excavations of the Antiquities Authority Expedition, The Bet She’an Excavation Project (1989-1991)’, Excavations and Surveys in Israel, Vol. 11 (1993), pp. 43 ff. 


[7]M. Piccirillo, Madaba le chiese e is mosaici (Milano, 1989), pp. 134 ff. 


[8]R. Duncan-Jones, The Economy of the Roman Empire. Quantitative Studies (Cambridge, 1982, 2nd ed), p. 246. 


[9]Agathias, A.P. 5.302; Alexis, fr. 103 (Athenaeus XIII 568a), Kassel-Austin ed. 


[10]L.E. Stager, ‘Eroticism and Infanticide at Ashkelon’, Biblical Archaeology Review XVII, No. 4 (July-August 1991), pp. 50 ff. 


[11]P. Smith and G. Kahila, ‘Bones of a Hundred Infants Found in Ashkelon Sewer’, Biblical Archaeology Review XVII, No. 4 (July-August 1991), p. 51. 


[12]Thanks are due to Prof. P. Smith for informing us on 11 November 1994 of the latest results of her paleoanthropological study. 


[13]Population (New York-London, 3rd ed., 1975), p. 205. 


[14]We are extremely grateful to Dr M. Lloyd of the Department of Classics, University College Dublin, for discussing with us at length the various aspects of this problem and for suggesting to us this hypothesis. 


[15]J.-Cl. Schmitt, ‘Prostituées, Lépreux, Hérétiques: les rayures de l’infamie’, L’Histoire No. 148 (Octobre 1991), p. 89. 


[16]Histoire de la Sexualité. 1. La volonté de savoir (Paris, 1976) p. 11.